Duygunun - Aklın Cinsiyeti Olur mu?
Reklam
Dilek Qudey

Dilek Qudey

Konuk Yazar

Duygunun - Aklın Cinsiyeti Olur mu?

07 Temmuz 2019 - 20:40

“Toplumsal cinsiyet rolleri” hakkında biraz konuşalım mı?

İşin uzmanı değilim lakin kadın olarak üç beş kelam etme hakkım vardır herhalde. Konuyu minik öykülerle renklendirerek yol bulmaya çalışacağım.

İnsanlık tarihi boyunca kadınlar ve erkekler arasında hiçbir zaman eşit bir paylaşım olmamıştır. “İnsan olmak” kadınlık ve erkeklik olarak iki çeşide indirgenmiştir. Dünyanın farklı coğrafyalarında toplumsal ve kültürel olarak kadının ve erkeğin rolleri ya da olmaları gereken standartları tuhaf biçimlerde belirlenmiştir. Benim komik bulduğum en genel kanı ise; “kadınların duygularıyla, erkeklerin mantıklarıyla hareket ettikleri” klişesidir!

Yahu duygunun, mantığın, aklın, cinsiyeti olur mu?

Sevimsiz toplumsal kodlarla büyüyüp gelişen kadın ve erkekler kendi cehennemlerini oluştururken sonradan gelen nesillerde kaçınılmaz olarak ateşten paylarına düşeni alırlar. Çünkü ateş sadece düştüğü yeri yakacak kadar küçük çaplı değildir maalesef. Kucağında oyuncak bebeğini sallarken, Rapunzel masalını okuyan minik kıza bunlar yetmiyormuş gibi bir de doğum gününde oyuncak ütü ve çay takımı hediye edildiğinde önemsiz gibi görünen toplumsal rol kodlaması farkında olmadan yapılmıştır bile. Ya da silah ve arabayla oynatılan erkek çocuğuna, sünnet olduğunda padişah muamelesi yapıldığında onun da kodları girilmiş olur. Kadınlar hep pembe düşler kuran hayalperest yaratıklar, erkekler ise akıllı güçlü, mantıklı, savaşçı olağanüstü varlıklardır.

Hoş; “Mantıklı olmak ve Savaşçı olmak” bünyede nasıl bir arada olur bilemedim ya neyse. Kutsal kodlara “kadın aklım” pek ermez ne de olsa!

"-Ahseeen!

yaw ne bağırtıyorsun beni kadın? havlu çoraplarımı nereye soktun, maça geç kalıyorum…

kızım sırası mı şimdi roman okumanın? bakma bana öyle Ahsen!

Benim çorabımı giydir sonra oku aşk romanlarını hade benim gözelim, mecnunun kurban olsun sana… Kıız pörtletme gözlerini öyle…Ahsen dedim!!!

-Allah belanı versin Rıfkı!

(Dişi ve Erk Güncelerinden / Dilek Qudey)"

“Hizmet etmek” ve “itaatkarlık” kadınlık rolünün inşasında kullanılan tuğla ve harçtır. Erkek otorite kurar kadın da itaat eder. Ekonomik özgürlükleri olsa bile içselleştirdikleri davranış kalıpları onları erkeklerine bağımlı kılar.

İyi dinleyici olmalıdır (ama mümkünse akıl verip yorum yapmadan), diğerlerinin ihtiyaçlarını kendininkinden önce tutmalıdır, düzenleyici-toparlayıcı-hamarat, güler yüzlü, temiz ve bakımlı olmalıdır. “Kadın-anne” olmak, kariyeri ne olursa olsun kadınlığın birinci görevidir.

Ataerkil toplumlarda insanlık erkeklerden oluştuğu için kadın tanımlaması onların istediği şekilde belirlenir. Yani büyük oranda nesnel bir tanımdır bu. Kişiliği olan bir özne değil de, kullanımı bol fonksiyonlu bir nesne gibi!

Hem sevilir hem dövülür. Kadın hakkındaki aşağılayıcı hor söylemler gündelik konuşmaların içine sızar ve tekrarlandıkça belleklerde yer eder. Kahvehanelerde, maçlarda, en harlı erkek kavgalarında “ana-avrat” yerle bir edilir. Ve yapılan esprilere de mümkünse “karı gibi gülmeden” delikanlı gibi eşlik edilir.

"-Biliyorum çok iyi bir adam değilim!

Hoyrat, patavatsız, biraz da karanlığım. Ama bunlar aşık olmama engel olamaz öyle değil mi?

Beni terk eden kadınlarımdan bir tanesi bana şöyle demişti:

”Bir adamın karakteri nasıl anlaşılır bilir misin?

Kalbinin atışlarının ritmi tüm bedenine ve hareketlerine yansır. Aklından geçenler gözlerinden fışkırır. Bir adam yemeği nasıl yiyorsa, bir kadınla da öyle sevişir. Ellerinin aceleceliği, adımlarının sarsaklığı onun kalp atışlarının ritmini ve aklından geçenlerin dağınıklığını anlatır..”

Bak şu kadının laflarına!

Neye karşı olduğunu bilmediğim öfkeli bir yüz ifademin olması, sinirimin kızgın bir boğa gibi burun deliklerimden püskürmesi, bazen de ölümcül bir kayıtsızlık içinde olmam, aşık olmama engel olamaz öyle değil mi?

Sevdiğim kadınları elimde tutamadım diye birşey yok!

Tamam iyi bir adam değilim. Hoyratım, karanlık ve öfkeliyim ama sırf bu yüzden kadınımın beni terketmesi olacak iş mi yahu?

Ben bu Kadın milletinin ne istediğini anlamıyorum?

Neriman bırak saçmalamayı da eve dön, çok kilo kaybettim…

(Erk ve Dişi güncelerinden İroniler/Dilek Qudey)"

Toplumun kalıplarından çıkmış kendi kurallarını yaşayan kadınlar ise özgürlükçüdür, iradelidir ve itaat etmez.

Ataerkil toplum böyle kadınları tokatlar. Erkeğin iktidarını reddeden kadın toplum için tehlikelidir. Kendi ayakları üzerinde durmak isteyen kadın kodlarla boğuşurken yalnızlık hissine kapıldığında, çocukluğundan itibaren öğretilenleri hatırlar ve erkeğin otoritesine ihtiyaç duyar. Ya da kendi gettosunda yaşamayı inadına sürdürür.

Ve güzel olma zorunluluğu!

Medyanın dişini geçirdiği kadın, obje olmaktan maalesef kurtulamıyor. Güzelliği takıntı haline getiren kadınlar estetik cerrahinin, zayıflama haplarının, kozmetiğin kurbanları oluyor. Kadının güzel olmak zorunluluğu, tatminsiz kompleksli, aynalarla boğuşan, gardıroplarında boğulan tuhaf bir tür haline gelmesine neden oluyor. Dünyanın en güzel kadınları bile komplekslerinin esiri olabiliyor.

Aslında toplumsal cinsiyet konusunda yazmak hayli zor. Çünkü konu beni de fena halde içine alıyor. Çünkü bir Çerkes kadını olarak benim de toplumsal kodlarım var. Setenay Guaşe’nin soyundan gelsem de, farklı bir coğrafya da doğup büyüdüğüm için buranın dinamikleriyle yaşamak ve içselleştirmek durumunda kalıyorum.

Yazının akışına Türkiye’nin doğusuna minik bir öyküyle bağlanarak devam edelim…

"-Bizim buralara güneş en son gelir!

Bütün dünyayı ısıtır aydınlatır da bizim göğümüze geldiğinde sıkılır bunalır azıcık durup kaçar bulutların arasından.

Kasvet vardır dağda bayırda.

Bizim yüreğimiz gırtlağımızda atar!

Telaş içinde yaşarız. Her an tetikte, her an birşey olacakmış gibi… Muhtar emmi yabancı adamlarla geldiğinde kulağımız kapıda, gözlerimiz sırasıyla anahtar deliğindedir.

Kapı deliklerinden, duvar çatlaklarından odalara sızarak meraklarımızı gideririz.

Zaman yavaş ilerler buralarda ama biz zamanı hızlandırmak için mi bilmem hep acele ederiz.

Babam tarladan gelir su ister. Anam “goş gız su getir!” der. Sonra “goş kız sofrayı kur!” der.

Ekmeği suyu koşarak getiririz, yemeği alelacele yeriz. İştir bunlar, bir an önce yapılıp bitmelidir. Yok yok bir yere yetişecek de değiliz. Öylesine işte, sadece telaşlı ve aceleciyiz.

Anam “goş gız yatakları ser!” der.

Ben koşarak gider yatakları sererim. Herkes uykuya koşarak gider.

Telaşla ve aceleyle biter gün ve upuzun sakin bir gece başlar.

Koşmam artık.

Orada öylece dururum. Saçlarımın beliklerini açarken uzun uzun gökyüzüne bakar ve telaşsız günler dilerim çoban yıldızından…

(Hatça’nın hikayesine giriş / Dilek Qudey)"

Yaşadığımız coğrafya’da dramatik olaylar hayli fazla. Doğuda zorla veya ikna edilerek evlendirilen küçücük kızların hikayesini yazacak gücü bulamıyorum kendimde. “Çocuk gelinler” ve “şiddet” meselesi başka bir yazının konusu olsun bence.

Birçok kültürde ataerkil normlar geçerli olduğu için, yani erkeklerin deneyimleri ve perspektifleri kabul edildiği için, kadınlar büyük oranlarda bu otoritenin altında yaşamak zorundalar. İstisnaların kaideyi bozmadığını söylememe gerek yok herhalde!

Lakin en azından iş gücü piyasalarında toplumsal cinsiyet farklılıklarının ortadan kalkması bir çok kadının kendi ayakları üstünde durmasını sağlayacaktır diye düşünmekteyim!

Ve son olarak… 

"-Sen kadınsın! Toprak gibisin!

Kuraklaşıp öldüğünü sandıkları anda bile susuzluktan çatlayan bedeninden cılız bir fidecik büyütebilirsin.

Sen kadınsın! Zümrüd-ü Anka gibi defalarca küllerinden doğabilirsin.

Kalk ve dördüncü duvarında bir pencere aç. ŞİMDİ…

Dilek Qudey

Bu yazı 620 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Hakan Bicer
    3 ay önce
    Muhtesem bir yaziyi sindire sindire ve sentezleyerek okudum. Tesbitler zaten bildigimiz lakin dile bile getiremedigimiz tamda tum hayatimizin gercekleriydi. Yaziyi severek okudum. Erkek olarak sunu mutlaka soylemeliyim. O pembe kiyafetler olmasa bu hayat yasanmadan biterdi. Yada adina yasam denmeyen bir paradoks ortaya cikardi.