Koray TOPÇU

Koray TOPÇU

SARIYER 3

23 Mayıs 2019 - 09:39

KONSERVATUVAR DEMEK HAYAL DEMEK. HAYAL DEMEK SARIYER’DE BİR TİYATRO ŞENLİĞİ DEMEK.
(Uzun bir tiyatro hikayesi 3)
 
İstanbul’da sabah farklı oluyormuş. O sabah anlamıştım. Kaldığımız büyük otelin balkonundan Boğaz’ı seyredince anlamıştım hem de. Vapurlar, koşturan insanlar, tepelerinde çığlık çığlığa uçuşan martılar. İskeleye yanaşan vapurların oluşturduğu dalgalar arasında kısmetini arayan pasaklı kediler. Karmaşa,birbirine girmiş baharat kokuları, temiz giyimli istanbul hanımefendileri, uykulu beyefendiler, gürültülü ama cezbeden bir karmaşa. Uzun süre seyrettiğim boğazın gürültülü suları beni büyülemişti.
Otelde kaldığımız ilk gece bizim için yemek hazırlanmıştı. Lokantaya indik.

Temiz örtüler, köşelerinde otelin logosu işlenmiş peçeteler, çokça çatal kaşık. Masaya oturduk. Önce çorba geldi ama ekmek yok masalarda. Sesini çıkarmıyor kimse. Ardından kabukları ile pişirilmiş ve küçük soğanlar ve havuç ile ile renklendirilmişenginar geldi masaya ama yine ekmek yok. Herkes birbirine bakıyor  ama bilinmedik bir yer, yabancı olmanın çekinikliği kimseden ses çıkmıyor. Şirvan ile karşılıklı oturuyoruz benim yanımda konservatuvar müdürü. Şirvan’a eğildim. “Ya Şirvan aç kaldık ekmek yok. Bu yemek bitsin dışarı çıkıp karnımızı doyuralım”. Gülüştük. Ardından Şirvan garsonu çağırdı. Kayseri şivesi ile “gardaşım gadanı alayım bu niy? Aç bıraktınız bizi ekmeniz niyinyokmu?” Dedi. Adam gülümsedi. Masadaki herşey hızla kalktı. Biraz sonra saç kebabı ve bolca ekmek geldi. Şef garson eğildi masamıza “Gardaşım gayseri’den geldiğinizi niye söylemiyonuz?” Dedi. Gülüştük ve enginar yerine memleketimizin yemeği ile doyurduk karnımızı.

Sabahboğazı seyrederken dalmışım. Kahvaltıya çağırdılar. İndim. Güle oynaya yaptık kahvaltıyı. Otobüse doluştuk. Bir daracık caddenin kenarında durdu aracımız. Oyunu sahneleyeceğimiz salon aslında bir nikah salonuymuş. Merdivenlerden aşağıya inip bir bodrumda bir salona girdik. Herkes Kayseri şivesi ile konuşuyordu tebessüm yüzümüzde. Akşam oyun sırası bizde. Akşamüstüne kadar dekorlar yerleştirildi, kostümler hazırlandı. Derme çatma bir kulis. Kayseri’deki salonumuz ve kulisimizin ne kadar güzel olduğunu tartıştık aramızda. Bir kez çıktık dışarı yemeğimizi yedik. İyot kokuyordu Sarıyer. Akşam oldu. Son kontrolleri tamamladık. Salon Kayseri’den gelen acemi oyuncuları merak edenler ile  gülmek için erkenden doldu. Son zil çaldı. Oyun başladı. İlk tirad ile tertemiz bir istanbul şivesi yayıldı salona. Seyircilerin yüzlerindeki şaşkınlık görünüyordu. Birinci perdenin sonunda salon ışıkları yanınca izleyenlerin yüzünde derin bir utanç vardı. O yılların meşhur dizisininkahramanları Nuri Kantar ve ailesi gibi konuşmamızı beklemişler, bir şenlikte taşradan gelecek bir ekiple bu sayede dalga geçmeyi planlamışlar ama fena halde yanılmışlardı. Bizler şive ile çok oyun oynamıştık. Şivemizden yana da sorunumuz yoktu. Ama hakkımızdaki önyargı bu sayede çöpe atılmıştı.

İkinci perdenin sonu ile kuliste hızlıca toparlanıyorduk.Yorgun ama gururluyduk. Kadim şehirde birkaç gün geçirmiş, Boğaz’ı seyretmiş, bir şenlikte yer almıştık. Dışarda gürültü kesilmemişti. Konduvit heyecanla geldi yanımıza. “Abi dışarısı çok kalabalık bizi bekliyorlar” dedi. Dışarı çıktım. Orta yaşlı bir adam ile selamlaştık. Kendisini tanıttı. Bir şehir tiyatrosu oyuncusuymuş. “Üstadım” dedi. “Bunca yıldır hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Önyargı ne fena bir şey. Yaptıklarınız muhteşem. Oyuna kattıklarınız da. Ama galiba en önemlisi temiz türkçe ile oynamanız ve galiba hiçbir kurala saplanmadan özgür tiyatro yapmanız.” Utanmıştım. Temiz bir diksiyon için çok çaba sarfetmiştik bu doğru ama hiçbir kalıba bağlı kalmamayı planlamamıştık. Herkes dışardaydı. Bizimle sohbet ettiler uzun süre. Işıklar söndü salon karardı kulis boşaldı ardından. Otobüse yüklemiştik dekorları ve malzemeleri. Müdür bey “gece çıkıyoruz yola uyanınca Kayseri’de oluruz inşallah”dedi. “Müdür bey bir duş alalım boyalardan kurtulalım öyle çıkalım yola”dedim. Olumsuz başını salladı. Karar verilmişti zaten. Otobüse bindik. İstanbul’un rengarenk ışıklarını, kalabalık sokaklarını birer birer terkettik. Karanlıkta ara ara bizi takip eden martılar bir süre sonra bıraktı bizi. Gecenin karanlığında Anadolu’nun karanlık boşluğuna sanki bir meçhule atlıyormuş gibi bıraktık kendimizi.
Otobüsün camından artık tek tük yanan evlerin camlarına baktım uzun süre. Bunca yıllık koca cumhuriyet İstanbul’un dışını hala İstanbul’a yaklaştıramamıştı. Anadolu makus kaderini yenememişti hala. Ama anadolu kendisine  sığınmış evlatları ile  dünyaya dahil olmaya çalışıyordu. Hayallerim ve ışıklar, ellerimin arasında sokak satıcısından aldığım martı anahtarlık uykuya daldım.

Dr. Koray TOPÇU
 
 

Bu yazı 439 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Şükran Öke
    3 hafta önce
    Evet önyargılarımızı kırmalıyız her alanda, kaleminize yüreğinize sağlık