Necati AĞAŞE

Necati AĞAŞE

Aforoz -8-

05 Ekim 2019 - 00:33

Babam oturduğu yerde sulanan gözyaşlarını mendili ile silmeye çalışırken. Annemde Hayatinin yanında oturmuş mendil elinde o da benim gibi hıçkırıyordu. Belki de bugüne kadar olanların hepsine birden ağlıyor, içini döküyordu.  Biraz sonra hepimiz içimizi döküp biraz rahatlamıştık.  
                    O akşam ah vah içinde geçti. Gece geç vakte kadar oturuldu. Daha sonra hepimiz yorulmuş ben hepsinden daha fazla yorulmuştum yattık. Hemen de uyumuşum. Sabah uyandığımızda kardeşim halen uyanmamıştı. Akşamdan verilen haplar onu biraz teskin ediyordu.

                  Kardeşimin akşamki gibi büyük sıkıntısı yoktu. Biraz sonra kapı çalındığında şoför Mehmet amca jipi getirmiş gelmişti. Demokrat partinin İl Başkanı Diş tabibi Ali Rıza beyin. Zaten yeğeni olan Mehmet amcaya talimat vermiş ne gerekirse yapılsın diye, birde arkadaşı olan Hastane Baş Tabibi ne kart yazmış gerekeni yapın diyerek. Babam annem ve kardeşim hemen jipe binerek Devlet Hastanesine gittiler. Ben de geç kalmama rağmen atımızın yanına giderek onun la uğraşmaya başladım.

                Kardeşimin gözünü pansuman yapıp, birde ağrı kesici iğne yapmışlar çabukça geldiler. Onlar gelmeden Mafire teyze gelmişti, annemleri bekliyordu. Aynı zamanda Öğretmen Doğan beylerin kiracısı Ziya'nın annesi de gelmişti. Annem bu sefer rahattı, şişi biraz inmiş ama gözünün içi simsiyah kanlı imiş. Onlar gelince, bende hemen atı bırakarak yanlarına geldim. Sülüğü nasıl yapıştıracaklarına bakacaktım. Sülükçü amcanın bize söylediklerini aynen aktardım. Sakın gözün içine yapıştırmasınlar dedi. Diye söyledim.

                   Babamın ifadesine göre. Azda olsa dünkü vahim durum kalmamıştı. Kardeşimi sedire oturttular, korkup ağlamasına aldırış etmeden. Temiz ispirtoya batırılmış pamukla biraz sildikten sonra. Erzurumlu teyze sülüğün bir tanesini alarak kardeşimim şakağına koydu. Koyduğu yere yapışmıştı bile, ikincisini de alarak onun yanına koydu. Biraz beklediler sülükler kanı emiyorlardı ki bayağı büyümüşlerdi. Teyze bir cimcik (Cimcik Başparmakla işaret parmağı arası küçük tutam.) tuz alarak sülüğün üzerine koydu, sülük çırpınarak hemen yüzünden düştü. Sülüğü alıp bir tabağa koydu, diğer sülüğü de tuzlayarak düşürdü.  Oda bayağı şişmişti herhalde kardeşimin kötü kanlarını çekmişti. Temiz pamukla sülüğün emdiği yerleri sildi ve zaten kanama da yoktu, öyle bıraktılar. Sülüklerin alınmasından dolayı,  kardeşim hem rahatlamış hem de korkusu geçmişti. Gözünü açmadılar. Şimdilik işler bitmiş sayılırdı. Hanımlar oradan buradan sohbet ediyorlardı. 

                Babam oturduğu yerde sulanan gözyaşlarını mendili ile silmeye çalışırken. Annemde Hayatinin yanında oturmuş mendil elinde o da benim gibi hıçkırıyordu. Belki de bugüne kadar olanların hepsine birden ağlıyor, içini döküyordu.  Biraz sonra hepimiz içimizi döküp biraz rahatlamıştık.
  
                    O akşam ah vah içinde geçti. Gece geç vakte kadar oturuldu. Daha sonra hepimiz yorulmuş ben hepsinden daha fazla yorulmuştum yattık. Hemen de uyumuşum. Sabah uyandığımızda kardeşim halen uyanmamıştı. Akşamdan verilen haplar onu biraz teskin ediyordu.

                  Kardeşimin akşamki gibi büyük sıkıntısı yoktu. Biraz sonra kapı çalındığında şoför Mehmet amca jipi getirmiş gelmişti. Demokrat partinin İl Başkanı Diş tabibi Ali Rıza beyin. Zaten yeğeni olan Mehmet amcaya talimat vermiş ne gerekirse yapılsın diye, birde arkadaşı olan Hastane Baş Tabibi ne kart yazmış gerekeni yapın diyerek. Babam annem ve kardeşim hemen jipe binerek Devlet Hastanesine gittiler. Ben de geç kalmama rağmen atımızın yanına giderek onun la uğraşmaya başladım.

                Kardeşimin gözünü pansuman yapıp, birde ağrı kesici iğne yapmışlar çabukça geldiler. Onlar gelmeden Mafire teyze gelmişti, annemleri bekliyordu. Aynı zamanda Öğretmen Doğan beylerin kiracısı Ziya'nın annesi de gelmişti. Annem bu sefer rahattı, şişi biraz inmiş ama gözünün içi simsiyah kanlı imiş. Onlar gelince, bende hemen atı bırakarak yanlarına geldim. Sülüğü nasıl yapıştıracaklarına bakacaktım. Sülükçü amcanın bize söylediklerini aynen aktardım. Sakın gözün içine yapıştırmasınlar dedi. Diye söyledim.

            Babamın ifadesine göre. Azda olsa dünkü vahim durum kalmamıştı. Kardeşimi sedire oturttular, korkup ağlamasına aldırış etmeden. Temiz ispirtoya batırılmış pamukla biraz sildikten sonra. Erzurumlu teyze sülüğün bir tanesini alarak kardeşimim şakağına koydu. Koyduğu yere yapışmıştı bile, ikincisini de alarak onun yanına koydu. Biraz beklediler sülükler kanı emiyorlardı ki bayağı büyümüşlerdi. Teyze bir cimcik (Cimcik Başparmakla işaret parmağı arası küçük tutam.) tuz alarak sülüğün üzerine koydu, sülük çırpınarak hemen yüzünden düştü. Sülüğü alıp bir tabağa koydu, diğer sülüğü de tuzlayarak düşürdü.  Oda bayağı şişmişti herhalde kardeşimin kötü kanlarını çekmişti. Temiz pamukla sülüğün emdiği yerleri sildi ve zaten kanama da yoktu, öyle bıraktılar. Sülüklerin alınmasından dolayı,  kardeşim hem rahatlamış hem de korkusu geçmişti. Gözünü açmadılar. Şimdilik işler bitmiş sayılırdı. Hanımlar oradan buradan sohbet ediyorlardı.

               -Bir hayli gelip giden geçmiş olsun diyen komşular geliyorlardı, onların yanında da fazla kalmak istemiyordum. Sokağa çıktım. 
                   Ahmetler okulda olduğu için meydanda Deli Şükran da yoktu. O da neredeyse sitti lan olan diye meydana çıkar. Dediğim gibi oldu. Lan olan sitti mektep mektep diye köşeyi döndü. Yanıma kadar geldi yani sen mektebe gitmedin mi? Diyordu. Nasıl gideyim görmüyor musun başımdaki hali diyerek biraz tersler gibi yaptım. Amma sonrada pişman oldum. Yinede anlatmaya karar verdim. Sanki akıllı biriymiş gibi karşıma aldım.     
                   -Senin neden haberin var ki dedim. Bilmem anladı bilmem anlayamadı. Dün benim küçük kardeşimin gözüne met değnek oynarken değnek vurdum. Oğlan hasta evde yatıyor dedim. Olan olan diyerek birde baktım koşarak bizim evi buldu. Tamam, şimdi hapı yuttuk. Şimdi bak annemin çilesine, birde bununla uğraşacak. Aslında birçok şeyi çok rahat anlıyor, fakat hiçbir şeyin üzerinde durmuyor ve aldırmıyor. Sanırım iyi bir bakıcının eline geçse, inanın bu deliliklerin hiç biri kalmaz. Birazcık geri zekâlı her şeyi hemen idrak edemiyor.
                Fazla kalmamalıyım. Şimdi annem beni arar düşüncesiyle, sigaramı da tam içemeden attım. Su doldurma bahanesiyle, elime kovaları alarak çıkmıştım. Kovaları alarak çeşmeye döndüm. Bir iki teyze vardı onlar güğümlerini doldurunca bana sıra gelmişti. Elimdeki kirli kovayı suyla güzelce yıkadım. Diğer temiz su kovasını da yıkayarak doldurdum. Eve vardığımda. Annem Şükranla debelleş oluyordu. Beni Görünce.
                   -O O diyerek kinlice beni gösteriyordu, ben fazla bir şey söylemeden hemen yanlarından geçerek Atın yanına vardığımda sanki hayvancağız beni bekliyordu. Bir başını salladı ardından dudakları ile turrrp yaparak sanki açıkça su istiyordu hemen kovayı ağzına yaklaştırdım. Vay canım, benim güzel Atım ne kadarda yanmış diyerekten ona sesli hitap ediyordum. Kafasını kovaya sokarak hemen hurp lamaya başladı sanki ıslık çalar gibi hurppp yapıyordu. Boşalan kovayı Şükranın eline versem canavar gibi hemen doldurur amma bir defasında Yücelin Annesi Öğretmen Hatice teyze, bana kızmıştı. İkide bir Deli Şükrana kovayı veriyorsun, oda sıra beklemeden, üstelikte yite kalka herkesin önüne geçiyor. Ben sana yakıştıramıyorum demişti. Onun sözleri aklıma gelince, kovaları eline verdim,  bende yanında gidip bekleyerek kimsenin sırasını aldırmadan. Sadece Şükran’a kovayı taşıttırıyorum.
 
                   Okulların dağılma saati neredeyse gelmişti. İçeri girdim kardeşimin yanına giderek biraz gönlünü almak istedim. Yatağın içinde oturuyordu. Ben yanına giderken mızıldanmaya başladı Anne diye hem ağlıyor hem de Annemi çağırıyordu. Annem hemen koşarak geldi ne oluyor niye kızdırıyorsunuz diye hemen sinirleniverdi.
                   -Bir şey yaptığımız yok gönlünü almak istedik hemen mızırdanıyor.
                   -Bir şey yapmıyor oğlum. Kızma, isteyerek bir şey yapmadı ya, zaten kabahat sende de varmış. Met değneğinin üstüne sen atlamışsın deyince sesi çıkmadı.
                   -Anne. Yinede bendede var, yalnız onun kabahat değil! Küçük diye elimizden geleni yaptık ama farkına varmadan birden değneğin üzerine atladı. Dediğimde.
                   -Hayır, hiç de öyle değil, diyerek karşılık verdi.
                   -Peki, peki kabahat bende ne yapalım kardeşim bir kere oldu. Ben ister miyim senin gibi bir kardeşime değnek vurmayı. Sonra seninle biz arkadaş değil miyiz? Dedimse de birazcık gönlünü almış olmamın mutluluğu da vardı. İlk defa içim biraz rahattı.
                -Hem sen biliyor musun senin yüzünden bugün ben okula bile gidemedim. Yarın hocaya ne söyleyeyim derslerimi bilmiyorum ve yapamadım da. Okul dağılınca birini bulup derslerimi soracağım. Ablam oradan atıldı.
                -Benim burada arkadaşımda yok, ben kimden soracağım. Diyerek bana ve kardeşime kızıyordu. Her ne olursa olsun bugün iğnelerin ve ilacın tesiri ile morali de fena değildi epeyce sakinleşmiş ti.
                -Ben biraz derslerimi öğreneyim diye dışarı çıktım.  Okul da dağılmak üzere idi okul istikametine doğru yürüdüm. Bahçenin köşesine kadar varınca, talebelerde kendini gösterdi, okul dağılmış herkes koşarak evleri istikametine doğru gidiyorlardı. İlk rast geldiğim Karabit oldu. Beni görünce koşarak yanıma geldi.
 
                   -Necati geçmiş olsun. Hadiseyi duydum. Annem de bende çok üzüldük dedi.
                   Beni tanıyan birçok arkadaş yanıma gelerek bana geçmiş olsun diyorlardı, bizim sınıftan bir arkadaş geliyordu, onu karşıladım ve ona sordum. Benden evvel kendisi bana öğretmen seni soruyordu, Necati niye gelmedi diye. Bazı arkadaşlarda senin kardeşinin gözüne met değneği, vurduğunu gözünün alınacağını söylediler. O da çok üzüldü. Bugün bütün derslerin tamamını tekrar ettik. Ders de vermedi herkese, kaldığımız yerlerden devam etsin dedi.
                 Herkes değnek konusunu iyice bilmiyor amma, bana kalabalıkta tuhaf tuhaf bakanlar bile oluyordu. Onları gördükçe suçluluk duyuyor, bende onlara bir tuhaf bakıyordum. Bu ara yanıma, Rıdvan, Muzaffer ve Ahmet de gelmişti. Muzafferle, Rıdvan la ilk görüştüğüm için her ikisi de çok üzüldüklerini söylediler. Bende onlara durumu aynen tekrar ettim hakikaten üzülmüşlerdi.
                   Biraz sonra eve giderek biraz ders çalışmak istedim. Gerçi babamın arkadaşlarından eşleri ile gelip geçmiş olsun diyenlerden ev boş kalmıyordu amma yinede bir köşede biraz ders çalışmak istedim.
                   En güzeli ahırın damı idi hem gölgelik hem de çayırlıktı. Çantamı alarak, Ağaç merdiveni ahırın duvarına dayayarak dama çıktım. Yan komşunun duvarı damlarımızdan yüksek olduğu ve bizim ahıra bitişik olduğu için onların duvarının dibine, gölgeye oturdum. Çantamı açtım kitaplarımın bir kısmını çıkararak ders çalışmaya hazırlanıyordum.  Önce işe matematikle başladım. Bir müddet devam ettim. Az sonra da. Baktım ablamda çantasını almış annemden de müsaade alarak yanıma çıktı.
                   -Gelen gidenden bir türlü ders çalışamadım. Senin yanına geldim. Bende burada ders yapacağım dedi. Bende.
                   -İyi ettin! Burası, kuytu serin, daha sakin.
                Ablamın biraz ezberi varmış. Pazar günü ezberlemesi gerekiyormuş, tamamlayamamış. Şimdi o derslere çalışacaktı. Başladı sesli sesli ezber çalışmaya. Sesim çıkmadı. Aslında hep benim yüzümden olmuştu bu aksaklıklar.
                   Bende ablamın kitabını elime alarak, onun ezberlemesi için yardımcı oldum. Bana okudu bende yanlışlarını düzeltiyordum. Çünkü ezberi bitmezse, oda rahat edemeyecek, bende. İkimiz birlikte gayretle ablamın ezberini tamamlattım. Daha sonra oda bana yardım ederek benim Matematik dersimi tamamladık.
                   -Abla.
                   -Efendim canım.
                   -Sen alışabildin mi buraya? Ben halen alışamadım. Nasıl olacak bilmiyorum. Sümer’in durumuna göre burada her şey değişik. Bak ben burada sigaraya başladım. Bu hadise geldi başımıza daha neler olacak bilemem. Orada ne güzel günlerimiz vardı, değil mi? Binamızın arkasındaki bahçenin içinde çamaşırhane vardı kullanılmadığı için orada penceresinden tuttuğumuz ışıkla sinema oynatır.  Binadaki arkadaşlarla hep beraber seyrederdik.  
                   Ses sanatkârı Emin Aldemir’in bize gelip keman çaldığı günü hatırlar mısın?   Sabah kalkınca oradaki arkadaşlara akşam Radyoevi bize geldi diyerek anlatmıştık da kimse inanmamıştı. Emin Aldemir’in babası Sümer de çalışır babamın arkadaşı idi Emin ağabeyin kazan dairesinde çalışan küçük kardeşi vardı Muzaffer Aldemir. Bize çok keman çalardı.
                   Babam her akşam oturmalarda Eski Türkçe yazılı hikâye kitabından, hikâye okurdu. Orada ne güzel günlerimiz vardı. Değil mi?
                   Hele bir gün Babamın nargile şişesi çatlamıştı, babamın morali nasıl bozulmuştu birden sinirlenmişti de Annem evde bulunan alçıyı biraz kum katarak bir tabağın içine yerleştirip babamı nasıl hemen sakinleştirdiğini hatırlarsın.
                   -Hatırlamaz olur muyum? Babam nargilesini tatlı tatlı horuldatırken hemen hikâyesine kaldığı yerden başlayınca evdeki misafirlerinde morali düzelmişti. Hikâyelerini can kulağı ile nasılda dinliyorlardı.
                     Babam. Burada neredeyse, bizim yüzümüzü bile göremeyecek derecede evde az bulunuyor. Devamlı Parti toplantılarına katılıp bizimle daha az kalıyor.
                   -Hatırlıyor musun abla. Yan binamızdaki gelinin kaybolan altınlarını babam nasıl bulmuştu. Değil mi?
                   -Necati O hadiseyi annem kapı komşumuz Seher teyzeye anlatırken dinlemiş tim. Nasıl bulduğuna bir türlü aklım ermemişti. Bir gün evvel,  Gelin hanım, Kaynanası birde kayınbabası bize gelmişlerdi.
                    O akşam gelin kaynana ikisi de ağlayıp babama dert yanıyorlardı. Birkaç gün evvel gelinin sandığından altınları çalınmış. Bir türlü izine rastlayamamışlar Damat beye bir türlü duyurmakta istemiyorlarmış. Kızarda gelini boşar diye korkuyorlarmış.
                   -Ablacığım. Eskiden babam bu tür işlere bakar ve gerçekten de çareler bulurmuş. Fakat Sümer e girdiğinden beri bu işleri bırakarak muska yazmak ve ilaç yapmak gibi işleri tamamen bırakmıştı.
                   -Necati o akşam babama çok yalvarıyorlardı. Hele Kaynana kendini parçalıyor, babama her ne olursa olsun mutlaka buna bir çare bulmasını aksi halde gelini kocası boşayabilir diye bayağı ağlıyorlardı.
                   Babamın bir adet beyaz küçük porselen tabağı vardı. Onun içini zafiranlı kalemle Ayetler yazar akşam yatarken yastığının altına koyar,(Buna İstihare yatmak derlermiş) gece de hadiseler kendisine malum olurmuş. O günde öyle yaptı. Ertesi akşam onlara gittiklerinde yine evde damat yokmuş.
                   -Necatı, babam kahveler içildikten sonra Hadisenin nasıl olduğunu bir daha anlatmalarını istemiş? Gelinin sesi çıkmazken. Kaynana hemen başlamış anlatmaya.
                   -Ben zaten gündüzleri işteyim çalışıyorum. Gelinin odasında bulunan Ceviz ağacından yapılma çeyiz sandığından gelinin ne kadar altınları varsa çalmışlar ve bütün aramalarımıza rağmen bulamadık.  Gelinden başka evde kimse yok. Ancak o bilir ne olduğunu.  Bu durumda ifade olarak gelin suçlanıyormuş. 
                   Bunun üzerine Babam biraz düşündükten sonra. Kaynanayı ve kayın pederi yanına alarak birde sandalye istemiş. Hep beraber tuvalete gitmişler. Annemde hep kaynananın hareketlerine dikkat ediyormuş. Kadın daha ortada bir şey yokken babam sandalyeyi istediği zaman, neredeyse bayılacakmış. Tuvalette sandalyeyi koyup ta, üstüne çıkıp rezerve kapağını açarak elini içine soktuğunda nerede ise kaynana ile birlikte annem bile fenalık geçirecekmiş heyecandan. Amma babam gayet rahat, Kayınbaba ve gelinde hayretle babamı seyrediyorlarmış.  Babam az sonra bir yaşmağa sarılı olarak elinde altınlarla elini çıkartmış. Bu arada da babam Kaynanaya fena halde bakıyormuş. Kayınbaba ve gelin o kadar sevinmişler ki. Tarifi mümkün değil. Babam, çok kızmış kaynanaya, hitaben.
                   Bak bu senin yaptığın hiç yakışmıyor Allah tan korkmadın mı dediğinde kaynana simsiyah olmuş ve hakikaten babam ona daha birçok laf söylemiş ve öylece kayın babanın eline altınları teslim ettik den sonra daha da hiç oturmamışlar ve kalkıp gelmişler. Annem bunları Seher teyzeye anlatırken bile heyecanlanıyordu.
                   -Necati Şimdiye kadar sen bu işlerden bir şey anladın mı?    
                   -Hayır. Yalnız asıl bu konu hakkında, bir sefer babamla sohbet ediyorduk sordum. Oda bana.
                   -Eskiden Askerler arasında herhangi bir hırsızlık vakası olduğunda, o bölümdeki Askerleri bir hizada dizerler ve tekrar yapılan hırsızlık hakkında kimin yaptığını sorarlarmış. Eğer suçu üstüne alıp ta ben yaptım diyen olmazsa ateşte kasaturanın ucunu ısıtırlar herkes dilini dışarı çıkarsın diye emir verirlermiş. Orada tek sıra halinde dizili ve dillerini dışarı çıkaran askerlerden halen suçunu itiraf eden olmazsa bir baştan başlayarak ucu ısıtılmış kasaturayı dillerine değirip geçerlermiş. Ve suçlunun dili yanar diğerlerine bir şey olmazmış. Tabii bu hareketi yapan bilgili birisi olurmuş. Çünkü sıcak kasaturayı çok çabuk değirip çekermiş.
                   Hırsızlık yapan kimsenin ağzı dili korkudan kurur ve kuru olduğundan da hemen yanar ve suçlu meydana çıkarmış diyerek bana bunları anlatıp başka bilgiler vermediğini, bu işleri bizim öğrenmemizi istemediğini anladım. Bir daha da kendisine bu hususta bir şey soramadım.
 
                   Ablamla epeyce dertleşmiş ikimizin de morali birazda olsun düzelmiş sayılırdı.   
İkimizin de dersleri bitmiş ve karnımız acıkmıştı. Çünkü sabahtan beri bir şey yememiştik. Damdan aşağı indiğimizde kimse kalmamış, bu arada annemin hazırladığı yemeği yiyerek karnımızı doyurduk.
 
                Aradan birkaç gün geçmişti. Her gün kardeşimi hastaneye götürüp pansuman yaptırıp getiriyorlardı. Babam Mafire teyzeye dua ediyordu. Bizi sıkıntıdan kurtardı yoksa çocuğun gözünü aldıracaktık, diye. Gözünün kenarındaki morluklar kalmamıştı. Ama gözünün içi halen biraz kanlı idi. Yakında o durumda geçermiş. Artık korkulacak bir şey kalmamış. İki gün daha gidilirse gazlı bezi artık koymayacaklarmış ama iğneye devam edilecekmiş. Bir yerde yapılan iğneler hem kuvvet iğnesi. Hem de antibiyotikmiş yaralar daha çabuk iyi olurmuş.

                Okulların tatil olmasına az bir zaman kalmış Ablam bu sene ilkokulu bitiriyordu. Bende dördüncü sınıfa geçecektim son zamanlar biraz derslerim aksamıştı ama yine de geçeceğime inanıyordum.

                Kardeşimin gözündeki bantlar alındı. Eski sağlığına tam olmasa da herkesi rahatlatacak kadar kavuşmuştu. Herkesin gönlü rahattı. Benden başka. Ben nede olsa bir eziklik hissediyordum ve üzülüyordum.
 
                Hafta içiydi. Gâvur Ören (Methiye) Köyünden Hacı Esat dayım gelmişti. Köy Uzun yayla da uzakça bir yerde idi. Arada bir gelirdi. Kendisi Harp malulü idi. Harpte aldığı bir kursun darbesi ile sağ kolu bilekten aşağı eğri idi. Bu eli kullanırken dikkat etmezseniz pek farkına varamazsınız. Bu sebepten de Malûl maaşı alırdı. Belki de bu gelmeleri Malûl maaşını almak için de olabilirdi.

                   Geldiği zaman yanında bir halı heybe si olur ve gözleri atkı geçmeli ve sonunda mutlak küçük bir asma kilidi olur. Kilitli olurdu. Geldiğinde. Heybenin bir gözünde bizim için özel olarak yapılmış Halvgane, (Küçük şekilli simitler) Don yağında kızartılmış hamur, (Bişi) ve yuvarlak bir tas kadar büyüklüğünde Kuru Çerkez peyniri. Birde Babam için özel haşlanmış Piliç (Tavuk) olurdu.

                   Annem bu tavuktan Çerkez pastası yapardı.(Pasta Jips) Bulguru Suda yağsız pilav olarak pişirir. Elindeki büyük saplı tahta kaşıkla, kazanın içinde iyice ezer, daha sonra da genişçe tepsi gibi bir tabağın (Lengari) içersine kordu. Buna pasta denir. Bu pastayı tabağın içerisinde, etekleri olan dağ tepesi gibi tepe yapar, onunda ortasını krater ağzı gibi açarak, genişçe bir çukuru olur. 

                   Tencereye koyarak kaynattığı tavuğun suyunu alır. Bu suya biraz un koyup devamlı karıştırarak kaynattığı(Bulamaç) terbiyenin içine dövülmüş sarımsağı karıştırarak, sarımsaklı terbiyenin (Buna Jips denir) içine haşlanarak iyice pişirilmiş ve soğumuş tavuğu biraz parçalara ayırarak bu Jips in içinde biraz kendini çektikten sonra, bulgurdan yapılmış pastanın Krater ağzı içine dökerdi. Kaşıkla veya elle pastadan alınır,  jips e batırılarak yenir. Bu yemeğe Pasta jips veya Çerkez pastası denir.

                Babam Hacı Esat dayımların Dayısı oluyor. Hacı dayım. Babama dayı diyerek hitap eder.
                   Hacı dayımlar dört kardeşler.  Hepsi evli biri ayrı diğerleri kazançları ve çalışmaları hep birlikteler. Hacı dayımın eşi ölmüş. Ölen eşinden üç erkek ve üç kızı var. En büyük oğlu o an Askerde idi. Fakat rahatsız imiş. Askeri Hastanede yatıyormuş. Buradan da oğlu Kemal i ziyaret edip gelecekmiş. Bizde bir gece yattı, babam ertesi gün,  Hacı Dayıyı oğlunu ziyarete gönderdi.

                Kardeşimin biraz düzelmesinden sonra! Babamın kafası biraz rahat oldu ki Oda ilk defa Ata binerek köylere gidecek bazı köylerin Demokrat parti ocak ve bucak teşkilatları ile ilgilenecekmiş.

                Bir sabah. Atı ahırdan çıkardı hazırladığı eğeri Atın sırtına koyarak, kolanını atın karnından dolayıp sıkıca bağladı. Yaptığı her hareketi bana anlatıyordu.

                   -Bunları inceden inceye öğrenmen gerekir, biraz daha boyun büyürse eğeri senin vurup atada iyi binmen gerekir. Atın sırtına bağlanan kolon gevşek olursa. Atın üzerinde insan kolay oturamaz. Bu durumda eyer kayar, eyerin üzerindeki insanda düşer. Eyerinin arkasına da, paltosunu ve atın yem torbasını sararak koydu. İnsan hali, belki gece bir yerde falan kalırsam üstüme örterim. Dedi  
        
                   Sığır derisinden yapılmış olan kamçısını da eline aldı Üzenginin ( Eyerin her iki tarafında ayak basılan yer) bir tarafına sol ayağını basarak bir anda Atın üzerine çevikçe atlayıp bindi. Hepimiz onu yolcu etmek için kapıya çıkmıştık. Hatta Deli şükran bile vardı. Bize.

                   -Bir iki gün gidersem merak etmeyin. Allah a ısmarladık diyerek, Hacılar Köyü istikametine doğru yola çıktı. Bizde arkasından bakıyorduk. Babam At üzerinde dimdik duruyordu. Deli Şükranın bile hoşuna gitmiş olacak ki. Anneme.

            -Olan Olan bak kocaman diyerek babamı gösteriyordu.  

Necati AĞAŞE
                           
                                                  S      O     N


 

Bu yazı 61 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum