İLK 1998 DE YAZDI… GAZETECİ – YAZAR ÇETİN AGAŞE
Reklam
Yusuf AĞAŞE

Yusuf AĞAŞE

İLK 1998 DE YAZDI… GAZETECİ – YAZAR ÇETİN AGAŞE

25 Şubat 2019 - 00:03

Evet aynı zamanda öz abim olan Gazeteci – Yazar Çetin AGAŞE tam 12 kitap yazdı.

İlk kitabı ’’ CEM ERSEVER VE JİTEM GERÇEĞİ’’ kitabının ilk baskısı 1998 yılında çıktı.
Yani tam 20 yıl önce yazdığı bu kitabın önsözünü sizlerle paylaşmak istedim. Yani 20 yıl önce yazılanların 20 yıl sonrasını nasıl anlattığını sizlerle paylaşmak istedim.
 
 CEM ERSEVER VE JİTEM GERÇEĞİ -ÖNSÖZ-

Gazetecilik hayatımın daha ilk aylarıydı, bir heyecan, bir coşku ve şevkle adı haber olan her şeye koştuğum yıllar…
 
Binbaşı Cem Ersever üç arkadaşıyla ölü bulunmuş, o gün bugündür de Türkiye gündeminden hiç düşmemişti. O günlerde de gündemdeydi.
 
Israrla Ersever dosyası hazırlamak istiyordum çünkü aile ilişkilerinden dolayı kendisini oldukça yakından tanıyordum ve bu duygusallık nedeniyle de şefkatli düşünüyordum…
 
Günler günleri kovalayıp Ersever dosyasını kabarttıkça başka başka gerçeklerle karşılaşıyor, karşılaştıkça da olaylara yaklaşım şeklim değişiyor, değiştikçe de duygusal olmaktan hızla uzaklaşıyordum.
 
Bir gazeteci büyüğüm o dönemlerde hiç unutmadığım ve hep hayatımda yastık altı yaptığım bir cümle söylemişti; “Mesleğine ve hayatına bakışını, ilkelerini ve habercilik anlayışını boğuştuğun haberler arasında oluşturup öğreneceksin, bu boğuşma senin kendi ilkelerini öğretecek sana. Hiç kaçma haberlerden, bolca dal içerisine, irili ufaklı ve her daldığında içerisinden kendin için doğru olanları al.”
 
O gün bugündür bu ilkeler doğrultusunda, kendimi kendi doğrularımın dışında hiçbir şey karşılığı satmadan habercilik yapmaya devam ediyorum ve edeceğim…
 
Sekiz yıl önce ilk baskısını çıkardığım “Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği” ve “Kod adı Yeşil” kitabım bugüne kadar beşinci baskısını yaptı. Devamında birçok haber dosyası çalışıp, bazılarını kitaplaştırıp sizlere sundum ve sunmaya da biraz önce belirttiğim anlayış doğrultusunda devam edeceğim.
 
Kitabın yeni düzenlemesini yaptığım şu günlerde, konuyla alakalı birçok yeni gelişmeler ve güncel bilgiler ışığında biraz daha genişletip güncelleyerek sizlerin huzuruna sunuyorum. Yine aynı noktaların hassasiyetiyle ilk baskısındaki orijinal dokusunu bozmadan düzenledim.
 
Gazeteci-Yazar olarak birkaç hassas konunun altını kalın çizgilerle çizerek kolay gelsin diyeceğim…
 
JİTEM, İstihbarat Teşkilatı, MİT gibi birçok özel haber alma ve İstihbarat Teşkilatları Türkiye’de olduğu gibi dünyanın bütün ülkelerinde en gelişmiş halleriyle yüzyıllardır olduğu gibi bundan sonra da ülkelerin istikrarı ve bütünlüğü için olmazsa olmazlardandır.
 
Kişiler doğal olarak gidecek, devamında hep yenileri gelecek, bu gidiş gelişler o kurumların varlığını koruma ve ülke menfaatlerini kollayabilme adına aynı bayrağı elden ele zeval getirmeden teslim etme kıvamında olmaya devam edecektir.
Gelelim en hassas noktamız olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne…
 
Yatağımızda o yüzden korkusuz, o nedenle huzurlu uyuyabiliyoruz. O nedenden dolayı da sürekli değişkenlik gösteren çağdan kopmadan ilerleyip, en demokratik siyasi geçişler yaşıyoruz…
 
Diğer kitaplarımın önsözlerinde yazdığım bir cümleyi şimdi de ısrarla tekrarlayacağım. Pirinci doğru ayıklayalım, içerisinde birkaç çer çöp var diye bütününü atmayalım, çöpleri ayırıp sağlamlarını kullanalım.
 
Kişiler yüzünden bu kadar olmazsa olmaz kurumlarımıza cehalet yüzünden zararlar vermeyi bırakıp becerebiliyorsak dediğim gibi ayıklamaları doğru yapıp hassasiyetin bilincinde olarak, bütüne zarar vermeyelim.
 
Biraz sonra okumaya başlayacağınız kitap bu anlayış çerçevesinde bahsi geçen hiçbir kurum zan altında bırakılmaksızın sadece ve sadece suiistimalleri baz alarak yazılmıştır…
 
Bu ilkelere sadık kalmaya çalışarak yaptığım hiçbir çalışmamdan ötürü olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadığım gibi karşılaşacağıma da inanmıyorum. Özellikle önsöz yazımda bu hassasiyetin altını kalınca çizmemin sebeplerini umarım açıkça anlatabilmişimdir. Çünkü bu hassasiyetin aynı zamanda hepimizin hassasiyeti olduğuna inanıyorum.
 
O, bilip bilmeden bu duyarlılıkları gözardı ederek yalan yanlış suçladığımız paşaların varlığı ve dirayeti sayesinde birçok oyunlara maruz kalmamıza rağmen dimdik, parçalanmadan ayaktayız.
 
Ve unutmayın ki bu vatanın birliği ve bütünlüğü içerisinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniforması altında bizim binlerce evladımız şehit oldu, sadece vatanın birlik ve bütünlüğü için.
 
Kolay gelsin…
 
Duygusuz değil belki ama duyarsızlaştığımız ke­sin. Kozalar örmüşüz, kendi küçük dünyalarımızın çevresine. Ya da kozalar örülmüş, ördürülmüş hâlâ kuşatı­lıyor ömrümüz, hapsediliyor gündelik hesaplaşmala­rın çemberine...
 
Tüm ağırlığıyla binerken hayat omuzlarımıza, her­kes kendi ferdî ağırlığını hafifletme ve başından de­fetme çabasında. Herkes yakınındakini sokan yılanın kendisine o an için dokunmadığının mutlu avuntu­sunda, tabii yılanın zehirli dişlerini kendi bedeninde hissedene dek!
 
Belki şu an bir hastane odasında yeni bir can, annesinin bedeninden, ilk merhabasının çığlığını atı­yor hayata...
 
Ve belki kurşunlar vuruyor genç bir be­deni “bilmem hangi yüce değerler” adına yapılan kı­yımda…
 
Bir bilim adamı hayatın bilinmezlerini zorluyor laboratuarında...
 
Belki bir sarhoş kusuyor sokak lam­basının altında. Bir mahpus bir acı daha düşüyor gün­lerin çentiğine. Nöbet yerindeki asker bir gün daha eksiltmenin yoğunluğunda…
 
Harlem’de bir zenci bıçak­lanıyor, bir kadın etini pazarlıyor otobanın kenarında, bir hastane odasında yeni bir sabahı gözlüyor umutsuz bir hasta...
 
Birileri sevişiyor bedenlerindeki tuz birbirine karışarak...
 
Ve birileri işkence tezgâhında savunuyor hayatı! Yaşamak adına inandığı değer­leri…
 
Birileri şarkı söylüyor…
 
İçiyor birileri.
 
Birileri ağlıyor taze toprak kokusu ellerinde, ka­ranfiller mezar üstünde!
 
Şu an tüm ağırlığı, tüm acıları, tüm coşkusu, renk ahengiyle ve tüm paradoksuyla sürüyor hayat...
 
Umut yüklü hayaller bile kuramaz haldeyiz. Hani atalarımız demiş ya “ölü toprağı serpilmiş üzerimi­ze” diye, bir türlü atılmıyor, atamıyoruz bu toprağı üzerimizden ama atılması da gerekiyor. Neden mi? Gözümüzün alabildiği her şey bir ne­den, bir mesele haline gelmiş. Belki de artık elden ele bugüne kadar getirdiğimiz gelenek halini alan ya­pı yirmi birinci yüzyılın eşiğinde uzay çağına attığımız adımımızı alıştırmaya çalışırken, sinek pisliği olup mi­de bulandırmaya başlamış.



YORUM SİZLERİN....
 
 
 

Bu yazı 949 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum