Kayseri’de büyüyen hemen herkesin hayatının bir döneminde kendine sorduğu bir soru vardır: “Burada mı kalmalıyım, yoksa gitmeli miyim?” Bu soru bazen bir lise son sınıf öğrencisinin aklını kurcalar, bazen üniversite mezunu bir gencin gecelerini uykusuz bırakır, bazen de yıllardır aynı sokaklarda yaşayan birinin içine aniden düşen bir huzursuzluk olarak kendini gösterir. Kimi için bir hayalin başlangıcıdır gitmek, kimi içinse bir tereddüdün, hatta bir vicdan muhasebesinin adı.
2003 yılında üniversite tercihlerim arasında bir tane bile Kayseri tercihim yoktu. Sağ olsun babam 'demek ki burada okumak istemiyor' diye desteklemişti beni. Ve Ankara'ya gittim. Dünyanın en sosyal yada en cazip şehri değildi belki ama çok mutlu oldum orada yaşadığım yıllarda. Okul bittiginde ise ASLA Kayseri'ye dönmem demiştim.. Ama o zamanlar, o asla'ların hemen kapının ardında bizi beklediğini bilmiyordum ve kendimi burada buldum. Fakültede dağcılık ve kaya tırmanışı ile ilgilenirdim. En azından bunlara devam edebilirim Kayseri'de dedim ama o da ne! O yıllarda Erciyes üniversitesinin kulübü dışında bir imkan bulamadım. Onlarla da sadece birkaç kez çıkabildik dağa. Bir kez bile opera dinlemedim burada. Konser deseniz yine son yıllarda arttı ama hala çok kısıtlı. Tiyatro ona keza... Mahalle baskısı o kadar fazla olan bir şehir ki, hiçbir anlamda rahat hissetmiyordum kendimi.
Bugün Kayseri sokaklarında yürürken iki farklı duygu aynı anda hissediliyor: Aidiyet ve arayış. Bir yanda düzenli, güvenli, köklü bir şehir; diğer yanda daha “büyük” hayallerin çağrısı. Özellikle gençler için bu ikilem her geçen gün daha da belirgin hale geliyor. Çünkü artık mesele sadece bir iş bulmak değil; nasıl bir hayat yaşamak istediğinle ilgili. Sabit bir maaş mı, yoksa değişken ama heyecanlı bir hayat mı? Tanıdık yüzler mi, yoksa bilinmezliklerle dolu yeni başlangıçlar mı?
Büyük şehirler… İstanbul, Ankara, İzmir… Daha fazla imkân, daha fazla seçenek, daha fazla özgürlük vaadi. Sosyal hayatın canlılığı, kültürel etkinliklerin çeşitliliği, farklı insanlarla tanışma ihtimali, kendini yeniden keşfetme fırsatı… Tüm bunlar Kayseri’de yaşayan bir gencin zihninde güçlü bir çekim oluşturuyor. Sosyal medyada görülen hayatlar, kalabalık caddeler, konserler, festivaller, “yaşanıyor” hissi veren anlar… Hepsi birer davet gibi.
Ama bu davetin görünmeyen bir yüzü de var. Büyük şehirlerin yalnızlığı, geçim derdi, bitmeyen trafik, kalabalık içinde kaybolmuşluk hissi… Hayallerle gidilen şehirlerde gerçeklerle yüzleşmek çoğu zaman sanıldığı kadar kolay olmuyor. O yüzden aslında “gitmek” sadece fiziksel bir hareket değil; aynı zamanda ciddi bir cesaret ve bedel gerektiriyor.
Diğer tarafta Kayseri var. Aileye yakın olmak, bir telefonla ulaşılabilen dostluklar, daha sakin ve güvenli bir yaşam… Belki daha sınırlı sosyal seçenekler ama daha sağlam bir düzen. Burada hayat daha öngörülebilir. İnsanlar birbirini tanır, esnaf seni bilir, mahalle hâlâ bir anlam taşır. Riskler daha azdır ama belki de bu yüzden heyecan da daha az hissedilir.
İşte tam bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor: İnsan huzuru mu seçer, yoksa ihtimali mi?
Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Çünkü herkesin hayattan beklentisi farklı. Kimisi için huzur en büyük zenginliktir, kimisi için ise denemeden geçen bir hayat eksik kalmış sayılır. Ama şurası açık ki yeni nesil artık sadece “geçinmek” istemiyor; yaşamak istiyor. Denemek, yanılmak, keşfetmek, kendini bulmak istiyor. Ve eğer bulunduğu şehir bu imkânları yeterince sunmuyorsa, gitmek bir seçenek değil, neredeyse bir zorunluluk gibi görülüyor.
Kayseri ise uzun yıllar boyunca güvenli liman olmayı başarmış bir şehir. Ticaretiyle, düzeniyle, kendine has kültürüyle hep güçlü bir kimlik ortaya koydu. Ancak dünya değişiyor. İnsanların beklentileri değişiyor. Artık sadece ekonomik istikrar yetmiyor; sosyal, kültürel ve bireysel gelişim alanları da önem kazanıyor. Gençler sadece çalışmak değil, aynı zamanda yaşadıkları şehirde nefes almak, üretmek, kendilerini ifade edebilmek istiyor.
Peki Kayseri bu değişime ne kadar ayak uydurabiliyor? Gençlere ne kadar alan açıyor? Onları sadece “kalmaları gereken insanlar” olarak mı görüyor, yoksa gerçekten burada kalmak isteyecekleri bir hayat sunabiliyor mu? Belki de mesele “gençler neden gidiyor?” sorusundan daha derin. Belki asıl soru şu: “Kayseri, gençlerin kalmak isteyeceği bir şehir olmayı ne kadar önemsiyor?”Çünkü bir şehir sadece yollarla, binalarla, alışveriş merkezleriyle büyümez. Bir şehir; içinde yaşayan insanların hayalleriyle, umutlarıyla, üretimleriyle büyür. Eğer o hayaller başka şehirlerde yeşeriyorsa, burada bir eksiklik var demektir. Ve bu eksiklik sadece gençlerin değil, o şehrin geleceğinin de meselesidir.
Elbette herkes gitmek zorunda değil. Elbette Kayseri’de kalıp mutlu olan, başarılı olan, kendi dünyasını kuran binlerce insan var. Ama önemli olan şu: İnsanlar burada kaldığı için mi mutlu, yoksa gitme ihtimali olmadığı için mi?
Belki de artık “gitmek mi, kalmak mı?” sorusunu sadece gençlerin omzuna bırakmak yerine, hep birlikte başka bir soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Nasıl bir Kayseri olursa, kimse gitmek zorunda hissetmez?”
İşte bu soruya verilecek samimi bir cevap, sadece bugünü değil, Kayseri’nin yarınını da belirleyecektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: