Beton Yükselirken Ruh Nereye Gidiyor?
Bir şehri şehir yapan nedir? Yüksek binalar mı? Her ay açılan yeni kafeler mi? Aynı zincir mağazaların her caddeyi birbirine benzeten tabelaları mı?
Bugün Türkiye’nin birçok yerinde sokakta yürürken hangi şehirde olduğunuzu anlamak zorlaştı. Aynı kaldırımlar, aynı ışıklandırmalar, aynı mimari, aynı vitrinler… Bir süre sonra tabelalara bakmadan nerede olduğunuzu ayırt edemiyorsunuz. Şehirler büyüyor ama birbirine benziyor. Gelişiyoruz deniyor ama aynılaşıyoruz.
Oysa bir zamanlar şehirler kimlikleriyle anılırdı. Safranbolu denince ahşap evler gelirdi akla. Gaziantep denince mutfak kültürü. İstanbul denince tarih, karmaşa ve ihtişam.
Şimdi ise çoğu şehir, bir “proje” gibi tasarlanıyor. Önce eski yıkılıyor, sonra cam ve beton yükseliyor. “Modernleşme” adı altında hafıza siliniyor. O sokakta kimlerin yaşadığı, o dükkânda kimin çıraklıktan ustalığa yürüdüğü, o meydanda hangi anıların biriktiği pek umursanmıyor.
Daha da kötüsü, şehir artık yaşayan bir organizma gibi değil; değerlendirilecek bir arsa gibi görülüyor. Metrekare hesabı var, emsal hesabı var, yatırım hesabı var… Ama hatıra hesabı yok. Vicdan hesabı yok. Yarın bu şehirde yaşayacak çocukların ruh hali için yapılmış bir plan yok.
Üstelik mesele sadece binalar değil. Dil değişiyor, alışkanlıklar değişiyor, selamlaşmalar azalıyor. Mahalle kültürü yerini site yönetimlerine bırakıyor. Çocuk sesleri güvenlikli kapıların ardında kalıyor. Eskiden herkesin bildiği bir esnafın yerini, yüzü bile hatırlanmayan markalar alıyor. Şehir büyürken insan küçülüyor.
Artık şehirler kendileri için değil, fotoğrafı için yaşıyor. Meydanlar insandan çok drone’a göre düzenleniyor. Parklar gölge vermekten çok “manzara vermek” için tasarlanıyor. Tarih, yaşanmak için değil; arka plan olmak için restore ediliyor. Kimlik, vitrine konulacak bir süs eşyasına indirgeniyor.
Oysa şehir dediğimiz şey sadece yapı stoğu değildir; birikmiş hayattır.
Bir esnafın sabah kepenk açarken çıkardığı sestir. Aynı parkta büyüyen üç kuşağın ortak hatırasıdır. Bir mahallenin yıllarca değişmeyen bakkalıdır. Bir meydanda edilen bir dua, bir sokakta kurulan bir hayaldir. Bunlar gittiğinde geriye sadece adres kalır.
Kimlik kaybı sessiz olur. Gürültüyle değil, alkışlarla gelir. Yeni projelerin açılış kurdeleleri kesilirken, aslında geçmişin bağı kesilir. “Yeniliyoruz” denirken hafızamız yenilir.
Ve burada hepimize düşen bir sorumluluk var.
Şehri sadece yönetenler değil, seyredenler de değiştirir. Bir bina yükselirken susan, bir park küçülürken “bana ne” diyen, tarihi bir yapı yıkılırken “zaten eskiydi” diye omuz silken herkes bu dönüşümün parçasıdır. Şehir, ilgisizliğin en verimli toprağında çoraklaşır.
Ama asıl sorumluluk, karar verenlerindir. Çünkü şehirler tesadüfen şekillenmez; tercih edilerek şekillenir. Öncelikler belirlenir, imzalar atılır, izinler verilir. Ve her imza, sadece bir projeye değil; o şehrin geleceğine atılır. Kâğıt üzerindeki bir onay, bazen bir mahallenin hafızasını siler.
Şehir yönetmek; yol yapmak, kaldırım döşemek, bina dikmek değildir sadece. Şehir yönetmek, hafızayı korumaktır. Kimliği yaşatmaktır. İnsanların “Burada yaşamak istiyorum” diyebilmesini sağlamaktır.
Bir şehir, sakinlerini tutamıyorsa; gençleri ilk fırsatta gitmeyi düşünüyorsa; eskiyi hatırlayanlar “bizim zamanımızda” diye söze başlıyorsa… Orada sadece beton artmıştır, şehir değil.
Ve eğer bir gün çocuklarımız bu sokaklarda yürürken anlatacak bir hikâye bulamıyorsa,eğer bu şehirden geriye sadece konut ilanları ve reklam panoları kalıyorsa,eğer insanlar burada yaşamayı değil, buradan kaçmayı planlıyorsa…
O zaman sorun estetik değildir.Sorun ekonomik de değildir.
Sorun, o şehrin ruhunun göz göre göre kaybedilmiş olmasıdır.
Ve ruhunu kaybeden bir yer, haritada görünebilir.
Ama artık şehir değildir.
Yorumlar
Kalan Karakter: