İnsan neden durmaksızın sınırları aşar, yersiz yurtsuzluğu bir varoluş biçimine dönüştürür? Neden bir bavul, yalnızca bir eşya olmaktan çıkıp bedenin bir uzantısı, bir habitus halini alır? Ve neden bazı ruhlar, bir şehirde, bir ilişkide, hatta tek bir düşüncede dahi “fazla” kaldıklarında, ontolojik bir boğulma hissiyle sarsılır?
Bu metnin odağındaki süje, modern bir nomad; belki de Deleuze ve Guattari’nin “göçebe öznelerinden” bir yansıma. Radarıma takılan bu figür, iki buçuk yıllık bir aranın ardından, tekrar yazmama ilham oldu. Yıllardır ülkeler, şehirler ve diller arasında adeta bir hayalet gibi süzülüyor. Haritalar onun için coğrafi birer data değil, mesafenin ve ayrılığın somutlaşmış estetiğidir. O, vardığı anda değil, ayrılırken nefes alır. Çünkü onun için asıl tehdit yolun kendisi değil, yolun bittiği yerdir: durmak.
Psikolojik Kerteriz ve Modern Savruluş
Denizcilikte kerteriz, seyrüsefer halindeki bir geminin, sabit bir nesneye (bir fener, bir burun) göre kendi konumunu tayin etme eylemidir. Gemi hareket eder, lakin kerteriz noktası sarsılmaz bir kesinlikle yerinde durur. İnsanın psikolojik evreninde ise bu sabitlik; bazen bir mekân, bazen bir aidiyet duygusu, bazen de benliğin “işte buradayım” diyebildiği o içsel referans noktasıdır.
Peki ya insanın hiç kerterizi yoksa? Ya da daha fenası, kerteriz almayı reddediyorsa?
Zygmunt Bauman’ın o meşhur “akışkan modernite” kavramsallaştırmasında, her türlü sabitlik, potansiyel bir tehdit ve bir ayak bağı olarak kodlanır. Mekânlar geçici, ilişkiler kırılgan, kimlikler ise pazarlığa açıktır. Ancak bazı insanlar bu çağın yalnızca çocukları değil, aynı zamanda onun en derin yaralarıdır. Onlar için aidiyet, güvenli bir liman değil, tutsaklığın ve boğucu bir tekdüzeliğin başlangıcıdır.
Bu, edebiyatın kadim bir sezgisidir. Fernando Pessoa, aidiyetsizliği bir düşünce olarak değil, bir kader gibi taşır; Lizbon sokaklarında dolaşan sayısız heteronimi, onun tek bir kimliğe sığmayı reddeden ruhunun parçalarıdır. Charles Baudelaire’in flâneur’ü, Paris’in kalabalığında erir, modern hayatın nabzını hisseder ama hiçbir kapıyı “ev” diye çalmaz. Türk şiirinin modern ustaları da bu hakikati fısıldar: Edip Cansever’in trajik insanı bir türlü “duramaz”, Turgut Uyar’ın göğe bakan yolcusu “varmak” için değil, bizatihi “yolda olmak” için yola çıkar. Çünkü bazı ruhlar, yerleştikleri anda otantikliklerini yitireceklerine, birer nesneye dönüşeceklerine inanırlar.
Bağlanmanın Ontolojisi ve Kaçışın Manifestosu
Bu psikolojik durumun teorideki karşılığı, John Bowlby’nin bağlanma kuramından bu yana bilinen bir kavramdır: kaçınan bağlanma. Bu yapıdaki insanlar, yakınlık ve sevgi ararlar, ancak bağın kalıcılığından, getireceği sorumluluktan ve en önemlisi, benliklerini yutmasından ürkerler. İlişki, bir güven alanı olmaktan çok, her an tetikte olmayı gerektiren bir risk alanıdır. Bir başkasının dünyasında kalıcı bir “yer edinmek”, onlar için özgürlüğün sonu, benliğin kaçınılmaz eriyişidir.
Bu varoluşsal ikilemi, dijital bir çağın manifestosu niteliğindeki süjenin şu cümlesinde en saf haliyle okuruz:
“Belki de en çok, hiçbir yere ait olmadığım yerlerde gerçekten varım. Aidiyet yoksa, varlığım tamdır.”
Bu, basit bir aforizma değil; ontolojik bir itiraftır. Şunu haykırır: Beni sev, ama bende kök salma. Bana yaklaş, ama içimde konaklama. Benim varlığım, ancak seninle aramdaki mesafeyle mümkündür.
İşte tam da bu nedenle şiir, bu ruhlar için tehlikelidir. Çünkü iyi bir şiir, mesafeyi aniden yok eder, en korunaklı zırhları deler, içeri sızar ve ruha dokunur. Mesele “seni istiyorum” demenin şehveti değil; “seninle kalacağım” demenin getirdiği o ontolojik ağırlıktır asıl alarm zilini çaldıran. “Romantik bir metin, dolu bir valizden daha ağırdır” zira kelimeler, insanın iç kerterizini yerinden oynatma, hatta yeni bir kerteriz inşa etme potansiyeli taşır.
Bu köşe yazısı, tam olarak böyle bir yerden, yazılmış bir başka metinden doğdu. Bir şehre değil, bir bedene yerleşmeyi öneren; sahiplenmeyen ama kalan, talep etmeyen ama duran bir dilden...
Ve o metinden sonra Pandora’nın kutusu açıldı.
Çünkü bu insanlar şehirlerden, ülkelerden veya coğrafyalardan değil; bizatihi yerleşme fikrinden kaçarlar. Seyahat, onlar için bir keşif serüveni değil; kontrollü bir yalnızlık performansı, sürekli bir kaçış provasıdır. Bir şehir kolayca terk edilebilir, bir ülke geride bırakılabilir. Ama bir insanın ruhuna demirlemek, içlerindeki o kadim alarmı susturamaz. O alarm, bilinçdışının derinliklerinden şunu fısıldar:
Durma. Çünkü durursan, sen olmaktan çıkacaksın.
Bu nedenle bazı aşklar hiç yaşanmaz; daha başlamadan terk edilir. Bazı insanlar sevilir ama asla tutulmaz.
Final: Haritadaki Son Liman
Nihayetinde, tüm bu anlatılanlar bir seyahat güncesi değildir. Bu, modern insanın özgürlük arayışına dair romantik bir hikâye de değildir.
Bu, aşkla ve güvenle inşa edilememiş bir içsel kerterizin, dış dünyadaki haritalarla, pasaport damgalarıyla ve uçak biletleriyle telafi edilme çabasının trajedisidir.
Ve bazı insanlar, bir tek insana bağlanmamak için bütün bir dünyayı dolaşır.
Çünkü ruhlarının en karanlık köşesinde bilirler ki:
Bir gün dururlarsa, bir ses onlara “kal” derse, ve onlar, o sese uyup gerçekten kalırlarsa…
İşte o an, kaçacak hiçbir yerleri kalmayacaktır.
Ve asıl yolculuk, o zaman başlayacaktır.
Bon voyage, Madame.
Yorumlar
Kalan Karakter: