İnsanlar ve fikirler arasındaki görünmez "bağlantılara" önem atfettiğimi ve bir toplumun ruhu olan "kültüre" sıkı sıkıya tutunmanın benim için öneminden bahsetmiştim. Hani denir ya; "Sevmek, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır." İşte kültür de, bir toplumun birlikte aynı yöne bakmasını sağlayan o görünmez pusuladır bana göre. İşin içine pusula girdiyse “kerteriz de” birazdan ortaya çıkacaktır. Ahlaki pusulamız ve nerede olduğumuzu tanımlayan manevi “kerterizimiz” mühim.
Çağımızın modern vebası, "Akışkan Modernite" yani bulunduğu kabın şeklini alan, sağlam bir zeminden yoksun, köksüz davranışların toplumumuza verdiği zarar hepimizin malumu. "Katı olan her şey buharlaşırken", buharlaşan yalnızca maddi değerlerimiz değil; iç dünyamızı inşa eden manevi kavramlar, sadakatler ve bağlılıklarımızdır. Popüler Kültür adı altında pompalanan ve adına ister "özgürlük" ister "değişen devir" deyin, bu davranışsal değişimleri çürütücü buluyorum. Oysa "Kaosun içinde doğuran bir yıldız olacaktı insan." Biz ise yavaş yavaş kaosun kendisine dönüşmüyor muyuz?
Yüz yıl geri gitsek
Bir keresinde bir dost sohbetinde şöyle bir cümle kurmuştum; "yüz sene geri gitsek aslında elli sene ileri gideceğiz." Bu, geçmişe saplanmış bir nostalji özlemi değil, "Tarih Meleği" gibi, yıkıntılar üzerine sürüklenirken geleceğe dönük bir umut taşıyan bakıştır. Kaybedilmiş bir derinliğe, yitirilmiş bir anlama duyulan hasrettir bu. Gözünüzün önüne eski dönem ilişki modellerini getirin... O modeller ki, birer el işi oya gibi sabırla, ilmek ilmek işlenirdi. Mevlâna’nın "Hamdım, piştim, yandım" dediği o olgunlaşma sürecini andırırdı aşk. Özledim diyemediği için "hasretinden prangalar eskitenleri", sevdasının ateşini anlatmak için "lambada titreyen alevin üşüdüğünü" “sarı saçlarını deli gönlüne bağlayanları” dizelere dökenleri... O zamanlar aşk, iki beden arasında geçen bir olay değil, iki ruhun asli bütünlüğüne duyduğu özlemle örülen kutsal bir bağmış.
Bir de günümüz ilişkilerini dizelere dökenleri getirin hadi! "Hav Hav Havlayanlar", "silk beni" diyenler... yazımızı başka örneklerle kirletmeyelim bence siz mevzuyu anladınız. Arzu ve istekleri dile getirmek için kelimelere hayvani mecazlar yüklemek. Eskiden saf ve temiz “Arkadaşım Eşek” vardı sadece memleket hasretini ifade ederdi. Keşke yine olsa, toplum Mühendisliği ve "Kültür Endüstrisi" kavramının canlı örnekleri bunlar. Sanki kelimeler anlamlarını, notalar ruhunu yitirmiş; o zarif dizelerin yerini gürültülü bir kakafoni almış gibi. "Nerede bilgeliğimiz? Nerede kültürümüz?" Ne oldu bize? 90'larda popüler kültür ile başladı bu değer transferi. Şimdilerde ise, likit yani sıvılaştırma tüm hızıyla devam ediyor. Adına ne derseniz deyin, bu bir çürüme, bir dejenerasyondur bana göre. Simülasyon kuramında işaret edildiği gibi, gerçeklikle bağı kopmuş göstergeler evreninde yaşıyoruz artık.
Peki, bu kültürel erozyon kasırgasında hepimiz aynı şekilde mi savrulduk? Kendi değerlerini korumayı başaranlar, bu zehre maruz kalmayanlar yok mu? Onlar sadece Netflix izlemedikleri, Reels kaydırmadıkları için mi ayakta kaldılar? Onlar, kültürel bir çapaya, sağlam bir demografik limana sahip oldukları için bu fırtınadan daha az etkilendiler. Bu noktada, mesela Çerkesler yaşayan birer anıt gibi karşımızda duruyor. Bu noktada şunu itiraf etmem gerekiyor, kısa bir süre önce gönlümü kaptırdığım bir Çerkes kadınını daha yakından tanımak için onun kültürel kodlarına merak salmamın büyük etkisi var bu yazının çıkmasında.
Kafkasların Onurlu duruşu
Kafkasların o mağrur duruşunu Anadolu'ya taşıyan Çerkesler, onlar için hayat, anlık heveslerin peşinde koşulan bir yarış değil, "Xabze" adını verdikleri köklü bir ahlak ve görgü yasası etrafında şekillenen onurlu bir duruş aslında. Bu yazılı olmayan anayasa; büyüğe saygıyı, misafire hürmeti ve en önemlisi, söze sadakati emreder. Çerkeslerde hakim, savcı, hapishane yokmuş; "Nahıj" (yaşlı), "tıhamade" (kanaat önderi) ve "vunafe" (istişare) varmış. Tecrübe ve ortak akıl varmış. Öyle ki, "Danışacak kimseyi bulamazsan, kalpağını koy önüne, ona danış" demişler. Metaforlarındaki nüktedanlığı hissetiniz öyle değil mi?
Çerkeslerin dünyasında sevda bile bir protokole tabi; aceleci ve arsız değil. İnanın bana bir Çerkes kadını ile sevda, bakışlarda ve zarafetle seçilmiş kelimelerde yaşanıyor. Onlar için "psape" (ruh değeri) kavramı, tüketim çağının anlık hazlarının ötesinde, insanın özüne işlemiş bir ahlaki pusula. Çerkes efsanelerinde aşk ve sevda, çoğu zaman ormanlarda yeşerir; yaprak sesleri, ağaç dallarının uğultusu âşıkların müziğine ilham kaynağı olur. Nart destanlarında anlatılan kahramanlık hikâyeleri kadar, gizli gizli yeşeren aşklar da bu kültürün önemli bir parçasıdır.
Kadına atfedilen önem
Kadın erkek ilişkilerinde Çerkes modeli, bugün kaybettiğimiz pek çok değeri hâlâ içinde barındırıyor. Kaybettiğimizi düşündüğüm pek çok değeri yeniden algıladığım için biliyorum. Mesela bir Çerkes atasözü diyor ki: "Kadından utanmayanda yüz yoktur." Kadınlar hiçbir şekilde kavgaya katılmaz; en şiddetli kavgalar bile bir kadın araya girdiğinde biter. Herkes bilir: "Kadının olduğu yerde kılıç çekilmez". Bu, kadına duyulan saygının yalnızca sözde kalmadığının, toplumsal düzenin temel taşı olduğunun göstergesidir. Bugünlerde kadınların araçlarını yumruklayan magandaları düşünün bir de… Acaba kadın cinayetlerini etnik köken ve kültür perspektifinde inceleyen oldu mu?
Kaç-Göç ve Situationship (durumdaşlık)
Çerkeslerde evlilik süreci, bugünkü hızlı tüketim ilişkilerine taban tabana zıt bir sabır ve incelik örneği. Eski geleneklerde "kaç-göç" olarak adlandırılan uygulamayla, yeni evlenen çift hemen bir araya gelmez. Gelin, evliliğinin ilk ayını kocasının evinde ayrı bir odada geçirir. Lovebombing’e bakar mısınız? Damat ise bu sürede akrabalarının yanında kalır ve eşini yalnızca geceleri, kimseye görünmeden ziyaret eder. Toplumumuzda sayıları hızla artan aylak flanör ve flanözlere selam olsun. Aylar sonra, belki bir yıl sonra düzenlenen "büyük düğünle” çift bir araya gelir. Bu gelenek, sevdanın aceleye getirilmemesi gerektiğini, sabırla işlenen bağların daha sağlam olduğunu öğütlüyor adeta. Bu kadar emek ve sadakat olunca “ghosting” de olamıyor haliyle. Bir de günümüz “situationship” kavramını düşünsenize. Her haltın yendiği ama sahip çıkılmayan evlilik dışı çocuk gibi öksüz bir ilişki biçimi değil mi?
İmkansız aşk
Çerkes tarihinin en trajik ve en güzel aşk hikâyelerinden birini derledim sizler için, 18. yüzyılda İstanbul'da yaşanmış. Hollanda Elçisi Cornelis Calkoen ile Çerkes güzeli Beyazgül'ün imkânsız aşkı... Rivayete göre, Topkapı Sarayı'nda Sultan III. Ahmed'in bir davetinde tanışırlar. Sarayın cariyelerinden olan Beyazgül ile elçi ilk görüşte birbirlerine âşık olur. İmkânsız bu aşkın ardından Beyazgül saraydan azad edilir, bir konakta hizmetçilik yapmaya başlar. Yıllar sonra aynı konakta karşılaştıklarında aşk yeniden alevlenir ve uzun yıllar gizlice sürer. Calkoen, bir enfiye kutusunun kapağına bu aşkı simgeleyen bir resim işletir: Sere serpe uzanmış aşk tanrıçası Venüs, bir hindiye sarılmaktadır. Venüs Beyazgül'dür; hindi ise Calkoen - zira "Calkoen" Hollandaca'da "hindi" demektir.
Ancak bu gizli aşkın sonu hüzünle biter. Calkoen Dresden'e sürgün edilir, yirmi yıl boyunca birbirlerine mektuplar yazarlar. Dile kolay yirmi yıl yazmak nedir? Bugün anında mesajlaşma uygulamalarıyla dahi yirmi gün sonra yazacak bir şey bulamıyor insanlar. Dönüş izni çıktığında ise Calkoen yolda ölür. Beyazgül, her gün Hollanda Sarayı'nın kapısına gidip sevgilisinin dönüp dönmediğini sorar. O ölmüştür ama kimse Beyazgül'e bunu söyleyemez. Günlerce, aylarca bekler ve sonunda bir gün saray kapısının önünde hayata veda eder. Bu hikâye, Çerkes kültüründe sevdanın nasıl bir vefayla, ölümü bile aşan bir sadakatle yaşandığının en çarpıcı örneklerinden biridir bana göre.
Gözlemleyebildiğim kadarıyla; Çerkesler, önem ve değer atfettikleri kavramlarla çatışan modern dayatmaları, o parlak ama sahte "özgürlük" vaatlerini reddettiler. Yerleşik düzen içinde kendi kültürel kalelerini inşa ederken, modern dünyanın karmaşasından kendilerini soyutladı. Akışkan modernitenin bulanık sularında sürüklenmek yerine, "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözünün aksine, kendi köklerinin toprağına sıkıca tutunarak nehrin akışına direndiler. Tahminimce, seksenlerde çoğunluğu oluşturan kitle ve Çerkes toplumu ile aramızda majör farklar yoktu. Bizler, batının işimize gelen içi boş kavramlarını benimserken onlar törelerine sahip çıkmışlar. Aşk kâğıda yazılmıyor, her akşam güneşin battığı yerden gözlerin doğuyor gecelerime derken sorumluluk almamak için hayalet olmayı tercih etmişiz. Nasıl olsa daha iyisi vardır değil mi sola kaydır o zaman.
Bu farklı kültürün vakur duruşu, bize basit ama güçlü bir gerçeği hatırlatıyor: Bize sunulan, parlatılan, "yeni" diye pazarlanan her şey, "hakikat" olmak zorunda değildir. Tıpkı mağara alegorisindeki gölgeler gibi, popüler olan her parıltı gerçeğin kendisi değildir. Bir nehrin üzerinde parıldayan her yansıma nehrin derinliğini göstermediği gibi, popüler olan her düşünce de doğru veya değerli olmak zorunda değildir.
Hakikat, bazen akıntıya karşı kürek çekenlerin, Xabze'ye tutunanların ve modası geçmiş sayılan o "sabır", "emek" ve "sadakat" kelimelerinde saklıdır. Bu üç nokta kerteriz almak için çok sabit ve değişmez değil mi? "Kendi medeniyetinin çocuğu olmak, başka medeniyetlerin çocuklarına düşman olmak değil, kendi öz değerlerinin farkında olmaktır." İşte bu farkındalık, akışkan çağda bizi ayakta tutacak yegâne çapadır. Ve belki de İngiliz kaşığıyla Fransız dışkısı ile beslenmek yerine, Beyazgül'ün saray kapısında ölene dek beklediği gibi, biz de değerlerimize ölene dek sadık kalmalıyız.
Belki de “bir sevdayı ömür boyu taşımak, bir umuda gönül vermektir insanı, insan yapan” adına ister can, ister canan, ister vatan deyin.
Yorumlar
Kalan Karakter: