Ağır Yazı*
Sürgündeki Akıl
* En Baştan söyleyeyim: Bu yazı, tarihini dizilerden, gündemini ise anlık akışlardan kaydıranlar için ağır gelebilir.
Almanlara dair zihnimizde yer eden o karikatürize imge, neredeyse evrensel bir klişedir: aşırı disiplinli, duygusuz, mesafeli ve kahkahayı gereksiz bir savurganlık addeden insanlar. "Almanlar gülmez" yargısı, bir ulusun kolektif ruhunu basitleştiren en yaygın yargılardan biridir. Oysa bu yüzeysel bakış, ironik bir biçimde, insanlık tarihinin en derin, en radikal ve en sarsıcı düşünsel devrimlerini yaratan bir kültürü ıskalamak demektir. Zira modernitenin düşünsel altyapısını kazıdığımızda, her kavramın, her sorunun kökeninde bir Alman filozofun imzasıyla karşılaşırız. Alman felsefesi, sadece düşünmez; sistematize eder. Sadece soru sormaz; sorunun kendisini problematize eder.
Ve belki de en ayırt edici yanı, teselli etmeyi değil, hakikatin çırılçıplak yüzüyle yüzleştirmeyi amaçlamasıdır.
Bu felsefi gelenek, bir yandan aklın mimarisini inşa eder.
Diğer yandan, kendi yarattığı bu mimariyi yerle bir edecek cesareti de içinde taşır. Bu, disiplinli bir aklın, kendi yarattığı düzeni sorgulama cesaretidir.
Aklın Tektonik Sarsıntısı
Immanuel Kant ile başlayan bu serüven, aklın kendi sınırlarını çizme eylemidir. Kant, Saf Aklın Eleştirisi ile metafiziği rastgele bir spekülasyon alanı olmaktan çıkarıp, aklın neyi bilebileceğini, neyi asla bilemeyeceğini belirleyen bir epistemik anayasa ilan etti. Onun devrimi, dünyayı anlamaya çalışmaktan önce, onu anlama kapasitemizi sorgulamamız gerektiğini öğretir. Kant’ın Kategorik İmperatifi, yani eylemlerimizin evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğimiz ilkesi, modern vicdanın ve hukuk felsefesinin sarsılmaz ahlaki pusulası haline geldi. Bu, özgürlüğün sınırların inkarında değil, sınırların bilincinde yattığını gösteren işte o sert Alman disiplinidir.
Bu disiplin, kısa süre sonra Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Diyalektik motoruyla tarihin akışına bırakıldı. Hegel, düşünceyi zamandan bağımsız bir soyutlama olmaktan çıkarıp, tarihin içinden geçen canlı bir süreç haline getirdi. Tarih, rastlantıların değil, Aklın (Geist) kendini gerçekleştirmesinin sahnesiydi. Karl Marx ise, Hegel’in bu idealist diyalektiğini alıp, onu maddi koşullara uyarlayarak felsefeyi sokağa indirdi. Onun meşhur cümlesi, "Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar; oysa asıl mesele onu değiştirmektir," Alman düşüncesinin eylem çağrısı haline geldi.
Şaşırtıcı Köprüler ve Türkiye Bağlantısı
Bu katı, sistematik Alman düşüncesinin ülkemiz topraklarındaki en şaşırtıcı ve somut izdüşümü, 1933 yılında gerçekleşti. Nazi rejiminin yükselişiyle, aralarında bilim felsefecisi Hans Reichenbach ve felsefe tarihçisi Ernst von Aster gibi uluslararası üne sahip pek çok Alman akademisyen, Türkiye’ye sığındı. Atatürk’ün liderliğindeki 1933 Üniversite Reformu, bu düşünürlere kucak açarak, modern Türk üniversitelerinin felsefe, matematik ve tıp gibi alanlardaki kurumsal temellerini attı.
Bu olay, Alman felsefesinin soyut tartışmalarının, Türkiye’nin modernleşme projesine fiziksel bir transferi anlamına gelir. O disiplinli, sistematik Alman zihni, kendi ülkesindeki irrasyonel yıkımdan kaçarak, Türkiye’de yeni bir aydınlanma tohumu ekti. Bu, sadece bir akademik göç değil, düşüncenin bir coğrafyaya yeniden ekilmesi eylemiydi.
Bu topraklarda felsefenin ilk kez sistematik, eleştirel ve evrensel bir disiplin olarak kurumsallaşması, büyük ölçüde bu sürgün aklın mirasıyla mümkün oldu.
Bu tohumlar, kısa sürede filizlendi ve Türk felsefe ekolünün en önemli isimlerini yetiştirdi.
Macit Gökberk, Alman hocası Ernst von Aster'in Felsefe Tarihi ders notlarını Türkçeye kazandırarak, felsefe dilinin Türkçeleşmesinde öncü rol oynadı. Gökberk, Alman idealizminin ve tarih felsefesinin derinliğini, Türkiye'nin kültürel ve düşünsel zeminine ustalıkla nakşetti.
Aynı ekolden yetişen Takiyettin Mengüşoğlu, Alman Felsefi Antropoloji geleneğini Türkiye'ye taşıyarak, insanı merkeze alan felsefi bir bakış açısının kurucusu oldu.
Nermi Uygur ise, Alman fenomenolojisi ve dil felsefesinden beslenerek, deneme türünü felsefi bir disiplin haline getirdi ve felsefenin günlük hayatla bağını kurdu. Bu isimler, Alman felsefesinin sistematik düşünme disiplinini, Türk aydınlanmasının yaratıcı senteziyle birleştirerek, modern Türk felsefesinin omurgasını inşa ettiler.
Nietzsche’nin Tanrısı
Ancak Alman felsefesi, sadece mimarlar ve devrimcilerle sınırlı kalmadı; kendi yarattığı düzeni yıkan figürleri de doğurdu. Friedrich Nietzsche, "Tanrı öldü" diyerek, Kant’ın ahlaki pusulasını ve Hegel’in tarihsel ilerleme inancını paramparça etti. Bu, bir ateist slogan değil, Batı metafiziğinin ve evrensel değerlerin çöküş ilanıydı. Nietzsche, insanı, kendi değerlerini yeniden yaratmaya, güç istencini benimsemeye çağırdı.
Bu yıkımın ardından gelen Martin Heidegger ise, modern insanın "unutulmuş varlık" halini teşhis etti. Varlık ve Zaman’da ortaya koyduğu Dasein (Orada-Varlık) kavramı, insanın dünyadaki varoluşunu, zamansallığını ve kaçınılmaz ölümle kurduğu ilişkiyi merkeze aldı. Modernitenin teknik rasyonalizmi içinde kaybolan bireyin, kendi otantik varoluşuna dönme çağrısıydı bu.
Bauman ve Frankl
Alman felsefesinin bu iki ana damarı, Kant’ın rasyonel disiplini ve Nietzsche / Heidegger’in varoluşsal bunalımı daha sonraki düşünürlerde yankı buldu.
Zygmunt Bauman, Kant’ın evrensel ahlakının modern toplumda nasıl eridiğini göstererek bu köprünün ilk ayağını oluşturur. Bauman’a göre, modernitenin rasyonel bürokrasisi, ahlaki sorumluluğu bireyden alıp sisteme yükledi. O, "Akışkan Modernite" kavramıyla, Kant’ın katı, evrensel ahlakının, postmodern dünyanın belirsizliği ve geçiciliği içinde nasıl çözüldüğünü, "müphem ahlak" haline geldiğini gösterir. Bauman, bu çözülmeyi, modernitenin kendi içindeki disiplin arayışının trajik bir sonucu olarak okur.
Köprünün diğer ayağında ise, Nazi kamplarının dehşetinden sağ çıkan psikiyatrist Viktor Frankl yer alır. Frankl’ın Logoterapi’si, "Yaşamak için bir nedeni olan, her türlü nasıla katlanır" sözünü temel alıyordu. Frankl, Heidegger’in Dasein’ının en uç noktası olan ölümle yüzleşme anında bile, insanın "anlam arayışını" merkeze koyar. O, acının anlamsızlığını reddeder; aksine, acının bile bir anlam taşıyabileceğini savunur. Bu, Alman felsefesinin o sert, tesellisiz yüzüne karşı, insan ruhunun direncini koyan, derin bir duygusal yanıttır. Frankl, disiplinli bir rasyonalizmden sonra gelen varoluşsal boşluğa, anlamın sıcaklığını en acı deneyimden damıtarak sunmuştu.
Felsefe Bir Mühendislik Midir?
Alman düşüncesinin bu sistematik, neredeyse takıntılı disiplini, sadece felsefe metinlerinde kalmaz; ulusun mühendislik alanındaki mükemmeliyetçiliğine de sızar. Kant'ın Kategorik İmperatifi ile bir motorun milimetrik hassasiyetle tasarlanmış dişlileri arasında derin bir zihinsel akrabalık vardır. Her ikisi de, rastlantıya yer bırakmayan, kusursuz bir iç mantıkla işleyen bir sistem inşa etme arayışıdır. Felsefede bu, kavramsal montaj hattı demektir; her bir argümanın, bir sonraki argümanı zorunlu kılması, tıpkı bir makinenin her parçasının işlevini tam olarak yerine getirmesi gibi. Alman mühendisliği, felsefenin soyut alanda başardığı sistematikleştirme ve kusursuzlaştırma arzusunun, somut dünyaya yansımasından başka bir şey değildir. Bu, "gülmeyen" zihnin, duygusal savurganlık yerine, yapısal mükemmeliyete odaklanmasının en çarpıcı kanıtıdır.
Hakikat ile Yüzleşme
Alman felsefesi, gülmeyen, kaşları çatık bir ciddiyetle, insanlığın en temel sorularını masaya yatırdı. Bize, aklın hem bir mimar hem de bir yıkım aracı olabileceğini gösterdi. Türkiye’ye sığınan profesörlerle akademik damarlarımızı beslediği gibi, Nietzsche ve Heidegger’in varoluşçu çığlıkları da edebiyatımızdan düşünce hayatımıza sızdı.
Bugün, Bauman’ın akışkan dünyasında ahlaki pusulamızı kaybettiğimizde ya da Frankl’ın izinde en büyük acılarımızda bile bir anlam kırıntısı aradığımızda, aslında o gülmeyenlerin mirasını taşıyoruz. Onlar, bize konforlu düşünceler sunmadılar; rahatsız edici sorular sordular.
Ve belki de bu, Alman felsefesinin en büyük hediyesidir: Hakikat, teselli edici bir yalan değil, sarsıcı bir yüzleşmedir.
Eğer bugün düşündüğümüz gibi düşünebiliyorsak, bunu büyük ölçüde, bizi uyandıran, bizi kendi varoluşumuzun uçurumuna iten ve orada bir anlam köprüsü kurmamızı sağlayan o disiplinli ve trajik Alman zihnine borçluyuz.
Bu miras, sadece bir felsefe tarihi değil, kendi modern trajedimizin de ta kendisidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: