Bazı kadınlar sevilmeyi bir hak olarak değil, kazanılması gereken bir ödül olarak öğrenirler. Onlar için sevgi, varoluşun doğal bir sonucu değil; ancak belirli performanslar, sessiz kabullenişler ve bitmek bilmeyen fedakarlıklar karşılığında alınan bir "tasdik" belgesidir. Bu kadınlar sevilmeyi öğrenmek yerine; sevginin, varlıklarını ancak belirli koşullar altında kanıtlayabildikleri bir pazarlık konusu olduğunu düşünerek büyürler.
Bu koşullar nadiren yüksek sesle söylenir. Daha çok bir bakışın keskin soğuğunda, bir suskunluğun ağır yükünde veya bir başkasıyla kıyaslanmanın yarattığı o sinsi ayrıntıda gizlidir. Çocuk, annesinin gözünde bir "özne" olarak kabul görmek için kendi ruhunu törpülemeye başladığı an, hayatı bir soru işaretine dönüşür: “Böyle olursam, beni sever misin?”
Babanın Gölgesinde
Bu hikâyede anne, süjemiz için sevgiyi bir iktidar aracı olarak dağıtan bir otoriteyken; baba, o boğucu beklentilerden kaçılan güvenli bir liman. Babanın sevgisi, "yapmak" ile "olmak" arasındaki o korkunç uçurumu kapatıyordu.
Annesi sevgiyi cimri bir terzi gibi biçerdi. Ölçer, diker, fazlalıkları keserdi. Bir gülüşü fazla bulur, bir sözü gereksiz sayar, sessizliği ise uzun uzun cezalandırırdı. Daha ne olduğunu anlayamadan şunu öğrenmişti: İnsan, sevilmek için eksilmeliydi.
Babasıysa başka bir iklimdi. Onun yanında sadece "var olmak" yeterdi. Onun yanında susmak zorunda değildi. Doğru cümleleri kurmak, yerinde gülmek, usulca durmak gerekmezdi. Babasının sevgisi, sebepsizdi. Gelişigüzeldi. Bir akşamüstü gibi…
Oradaydı ve yeterdi. Bu yüzden babanın kaybı, sadece bir ebeveynin gidişi değil, dünyadaki tek koşulsuz kabulün de yok oluşu. Geriye kalan ise bedene gürz ile işlenen arkeolojik iz gibi derin bir boşluk.
Süjenin şu cümlesi gereksiz ayrıntılardan arındırılmış bir psikodinamik manifesto;
“Beni herkes koşullu sevdi, babam hariç.”
Muhteviyatındaki tahassürü hissettiniz mi? Geç kalınmış bir kabulleniş var ruhunuza dokundu mu?
Ruhun taşıyamadığı bu yası bazen beden sırtlanır. Alınan her kilo, aslında dış dünyaya karşı örülen sessiz bir duvar; içindeki o kırılgan çocuğu hem saklayan hem de hapseden yastıklı bir hücre...
Sessizliğin Tehdidi
Sessizlik, süjemiz için huzur değil, bir tehdit. Çünkü sessizlik, onaylanmadığı o boşluk anlarını hatırlatır. Nefes alır gibi. Sözcükler, dağılmamak için birbirine tutturulmuş kırık parçalar gibi. Sözcüklerle benliğinin parçalanmasını engellemeye çalışır. Kendi çocuğuyla kurduğu o aşırı, neredeyse nefessiz bırakan bağ ise aslında bir sevgi aktarımı değil, kendi travmalarının aktarımının sessiz bir feryadı. Sınır çizemez, çünkü sınır çekmenin "terk edilmek" ile eşdeğer olduğu bir iklimde yetişmiştir.
Ulaşılamayanın Tanıdık Acısı
Yetişkinlikte seçilen "ulaşılmaz" veya "sorunlu" erkekler bir tesadüf değildir. Onayını asla tam kazanamadığı annesinin yeni bir yüzü, suretidir. Bilinçdışı, tanıdık bir ıstırabı yeniden sahneler: Beklemek, inanmak, fedakârlık yapmak ve sonunda o çok iyi bildiği "değersizlik" duygusuyla yüzleşmek... Yapılan maddi fedakarlıklar ve jestler ise aslında kayıp babayı, yani o son koşulsuz sevgiyi yeniden satın alabilme umudunun naif bir çabasıdır.
Kediler: Koşulsuzluğun Küçük Mucizeleri
İnsan ilişkilerindeki yorucu pazarlıklardan kaçıp sığınılan yer ise genellikle bir kedinin mırıltısıdır. Sokak kedilerine duyulan o sonsuz şefkat, aslında narsistik bir soğuklukta üşüyen kendi iç çocuklarını ısıtma çabasıdır. Bir kediyle kurulan bağ, karmaşadan uzak, sade bir ekonomidir: Verirsin ve karşılığında sadece minnet alırsın. Beslenen her kedi, aslında kendi korunamayan çocukluğuna uzatılan bir eldir. Terk edilmişleri ve sahipsizleri besleyerek, terk edilme korkusunu ehlileştirmeye çalışıyordu. Sokak kedilerini beslemek, basit bir hayvan sevgisinin ötesinde, kendi korunamayan çocukluğunu korumak, koşulsuz sevginin imkansızlığını bir mama kabında mümkün kılmak ve nihayetinde, terk edilme korkusunu, terk edilmişlere sahip çıkarak dizginlemektir.
Her mırıltı, geçici bir teselli; her doyan kedi, içteki açlığın bir anlık dindirilişidir. Bu, bir kurtarma operasyonudur; ancak kurtarılmaya çalışılan nihai varlık, kendi yalnız ve koşullu sevgiyle yaralanmış benliğidir.
En Trajik İroni
Sorunlu değildi,
Yaralıydı.
Adını koyamadığı ama her gece aynı yerden sızlayan o eksiklik hissi.
Ve kadın, bütün bunları bilerek,
Yine de sevilmeyi istemekten vazgeçmedi.
Belki de en cesur yanı buydu.
Sevilmeyi bilmez;
ama sevilmek ister.
Sınır koyamaz;
ama terk edilmekten korkar.
Konuşur;
çünkü susarsa dağılacağını sanır.
Aşırı bağlanır;
çünkü bağlanmazsa görünmez olacağını hisseder.
Belki de en büyük hüzün şudur:
Bir kez koşulsuz sevginin mümkün olduğunu tatmış olanlar, hayat boyu o hakikatin peşinden giderler.
Bu yüzden bazı insanlar, hiç kimsenin onları sevemeyeceği kadar, hatta kendilerini dahi sevemeyecekleri kadar çok sevilmek isterler.
Çünkü onlara yalnızca sevmenin ağır şartlarını öğrettiler fakat kendileri de dahil, sevilmenin o duru ve yalın doğasını asla fısıldamadılar.
Yorumlar
Kalan Karakter: