Hepimiz birer seyyahız aslında. Doğduğumuz andan itibaren, adına "mutluluk" dediğimiz o gizemli diyara doğru bitmeyen bir yolculuğa çıkarız. Daniel Klein, "Filozofun Mutluluk Seyahatnamesi"nde bizi bilge Epikuros’un rehberliğinde Ege adalarında keyifli bir gezintiye çıkarır. Peki ya rehberimiz, felsefenin en karamsar ama belki de en dürüst bilgesi Arthur Schopenhauer olsaydı?
Hadi rotamızı, Schopenhauer'in kasvetli ama sarsıcı gerçekleriyle çizilmiş o patikaya düşürelim. Ancak bu yolda, karanlıkta da kalmayalım; yanımıza Türk şiirinin kandilini, şairlerin umuda tutunan dizelerini alalım.
Hayat: Acı ve Can Sıkıntısı Arasındaki Sarkaç
Schopenhauer, mutluluk arayışımıza en başından sert bir uyarıyla başlar: Hayat, acı ile can sıkıntısı arasında durmadan sallanan bir sarkaçtan ibarettir. Arzularımız, ihtiyaçlarımız ve eksikliklerimiz varken "acı" çekeriz. Bir terfi, yeni bir aşk, daha büyük bir ev... Bu hedeflere ulaşmak için çabalar, didiniriz. Peki ya ulaştığımızda ne olur? Filozofa göre, kısa bir anlık tatminin hemen ardından sarkaç diğer uca savrulur: "can sıkıntısı." Hedefsiz kalmanın, arzusuzluğun getirdiği o dayanılmaz boşluk... Mutluluk ise bu iki acı kutbu arasında, sarkacın neredeyse fark edilmeden geçtiği o kısacık, anlık duraklamadır.
Bu teorinin doğal bir sonucu olarak Schopenhauer, "negatif mutluluk" kavramını ortaya atar. Ona göre mutluluk, coşkuyla yaşanan, pozitif bir duygu durumu değildir; o, yalnızca acının ve ıstırabın yokluğudur. Bir diş ağrısı çekerken en büyük mutluluk o ağrının dinmesidir. Açken en büyük saadet bir lokma ekmektir. Yani mutluluk, yeni bir şey kazanmakla değil, mevcut bir acıdan kurtulmakla ölçülür. Bu nedenle peşinde koşulacak parlak bir hedef değil, olabildiğince kaçınılması gereken bir dizi olumsuzluk vardır. Amaç, zirveye tırmanmak değil, uçurumdan düşmemektir. Bu karamsar bilgelikten, hayat yolculuğumuz için birkaç pratik ders çıkarabiliriz:
Beklentiyi Budamak
Mutluluğumuzun en büyük düşmanı, gerçekleşmesi zor hayallerimizdir. Sarkaç ne kadar yükseğe çıkarsa, düşüşü de o kadar sert olur. Beklentiyi düşük tutmak, hayal kırıklığı acısından korunmanın en etkili kalkanıdır.
Kıskançlık zehrinden korunmak başkalarının hayatlarına bakarak kendi eksiklerimizi sayıp dökmek, kendi acımızı kendi ellerimizle büyütmektir. Mutluluk, büyük oranda kendi içimizde, kendi zihnimizin dinginliğindedir.
Yalnızlığın soyluluğu!
O meşhur sözünde dediği gibi: "Ya yalnızlık ya bayağılık." Filozofa göre kalabalıklar, zihni uyuşturur ve sıradanlaştırır. Gerçek huzur, kişinin gürültüden uzaklaşıp kendi düşünceleriyle baş başa kalabildiği o değerli anlarda gizlidir. Mutluluk kendine yetmekmiş aslında. Bunu ben de yeni idrak ettim açıkçası. Yalnızlık krallıkmış, eskiden kalma çukurlara düşünce anladım.
Felsefenin bu acımasız gerçekçiliği karşısında insan, "Peki, hiç mi umut yok?" diye sormadan edemiyor. İşte tam bu noktada, şiirin ışığı parlıyor. Şiir, Schopenhauer'in sarkacını kıramaz belki ama onun salınımını yavaşlatır, o boşluk anlarını anlamla doldurur.
Özdemir Asaf’ın o meşhur dizesi, sanki bu felsefeye bir cevap gibidir:
"Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek."
Asaf, hayatın kendisinin değil, o sarkaçtaki bitmek bilmeyen koşuşturmanın, arzu ve tatmin arasındaki telaşın bizi tükettiğini fısıldar.
Bu telaşın panzehirini ise Cahit Sıtkı Tarancı’da buluruz. Schopenhauer'in "can sıkıntısı" dediği o boşluğa Tarancı, yaşama sevinciyle meydan okur:
"Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!"
Tarancı için pencereden sızan bir parça ışık bile sarkaçtaki salınımı durdurmaya yeter. Acıyı reddetmez ama yaşama tutunacak o küçük anların değerini bilir. Tıpkı bir başka büyük şairimiz, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın dediği gibi: "Mutluluğun bir kapısı da hüzündür." Şiir, acıyı yok saymaz, onu dönüştürür.
Cemal Süreya ise mutluluğu, Schopenhauer'in yalnızlığının tam zıddı bir yerde, paylaşımda bulur: "Mutlulukla ilgisi olmalı, Birbirimize durmadan şiir okumamızın." Mutluluk, bir başkasının zihnine ve ruhuna dokunabildiğimiz, estetik bir hazzı paylaştığımız o anlarda belirir. Ve belki de en basit haliyle, Turgut Uyar'ın dizelerindedir:
"İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım"
Gökyüzü oradadır, bakmak bedavadır ve bu basit eylemi bir başkasıyla paylaşmak, mutluluğun ta kendisidir. Bu, Schopenhauer'in büyük planlarından ve acıdan kaçınma stratejilerinden ne kadar farklı, ne kadar sıcak öyle değil mi?
Kendi Seyahatnamenizi Yazmak
Ancak insan, sadece acıdan ve mantıktan ibaret bir varlık değildir. Şiir bize, o sarkacın en dibe vurduğu anlarda bile bir umut olduğunu, can sıkıntısı boşluğunun bir dizeyle, bir renkle, bir dostlukla anlam kazanabileceğini hatırlatır.
Belki de mutluluk, bu iki kutup arasında salınırken, sarkacın hareketini bilgece izleme, acıyı metanetle karşılama ve boşluk anlarını şiirle, sanatla, sevgiyle doldurma sanatıdır.
Sonuç olarak, Schopenhauer'in sarkacı bize acıdan kaçamayacağımızı öğretir. Fakat modern insanın en büyük yanılgısı, yalnızlık korkusundan kaçarken çok daha derin bir anlamsızlık çukuruna düşmektir. Kendinizi; akışkan, kaçıngan ve bağlanma sorumluluğundan uzak "modernist" ilişki dinamiklerinin insafına bırakmayın. Ben kendi hesabıma boyumun ölçüsünü aldığım ve gördüm ki; bu tür bir "bayağılığın" getirdiği can sıkıntısı, filozofun bahsettiği boşluktan çok daha zehirlidir.
Kendi seyahatnamenizi yazarken, rehber olarak Schopenhauer'in dürüstlüğünü, yol arkadaşı olarak ise şairlerin sıcaklığını yanınıza alın. Nihai hedef, acıdan tamamen kaçmak değil, hangi acının çekilmeye değer olduğunu seçmektir. Ve emin olun, anlamsız bir ilişkinin acısı, değerli bir yalnızlığın bedelinden her zaman daha ağırdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: