Cemal Süreya’nın o meşhur dizesi, “özlemek, ölmek’ten sadece iki harf fazla be çocuk,” dilin sıradan sınırlarını aşan, varoluşun en mahrem köşelerine dokunan bir fısıltıdır. Bu iki sözcük arasındaki cüzi fark, aslında insan ruhunun en derin, en kadim yarasına açılan bir kapıdır. Şair, bu dilsel oyunla bize sadece bir gerçeği değil, aynı zamanda bir trajediyi de fısıldar: Özlemek, ölmenin yavaşlatılmış, kılcal damarlara yayılmış, zamana yayık bir halidir. Bir nevi, her gün yeniden ölmenin, her nefeste bir parça daha eksilmenin adıdır.
Dilbilgisel bir tesadüf
Dilbilgisel bir tesadüf gibi görünen bu yakınlık, aslında yaşam yolculuğumuzun en temel çelişkilerinden birini gözler önüne serer. Ölüm, çoğu zaman ani ve kesin bir sondur; bir perdenin aniden kapanması, bir kitabın son sayfasının çevrilmesidir. Oysa özlem, her gün yeniden açılan, her an taze kalan bir yaradır. Ölüm bedeni toprağa teslim ederken, özlem ruhu bir arafta, geçmişle gelecek arasında, varlıkla yokluk arasında asılı tutar. O iki harflik fark, aslında iki farklı varoluş biçimi arasındaki o incecik, bazen de kanayan çizgidir: biri nihai bir son, diğeri ise bitmek bilmeyen bir sonsuzluk arayışı.
Özlenen tamamlanmayı bekleyen bir parçadır
Felsefi bir perspektiften bakıldığında, özlem ontolojik bir yarılmanın, varoluşsal bir boşluğun adıdır. Varlıkla yokluk arasında, burada ile orada arasında, şimdi ile geçmiş arasında asılı kalmış, sürekli bir gelgit yaşayan bir bilinç halidir. İnsan, özlediği şeyde kendi tamamlanmamışlığını, kendi eksikliğini görür. Özlenen, çoğu zaman kişinin kendisinde eksik kalan, tamamlanmayı bekleyen bir parçadır. Bu yüzden özlemek, kişinin kendi varlığının sınırlarını, kırılganlığını ve faniliğini derinden hissetmesidir. O iki harf, tam da bu sınırın adresini verir: ölüm kesin ve nihai bir sınırdır; özlem ise o sınıra her gün biraz daha yaklaşan, ama bir türlü ulaşamayan, bu yüzden de sürekli acı çeken bir bilincin trajedisidir. Tıpkı bir çöl gezgininin uzaktaki serabı kovalaması gibi, özleyen ruh da asla tam olarak ulaşılamayacak bir geçmişin veya yokluğun peşinden koşar.
Cevapsız Çağrı
Biyopsikososyal bir mercekle incelendiğinde, özlem beynimizin en ilkel katmanlarında, adeta bir yangın alarmı gibi çalan, içimizi yakan bir deneyimdir. Nörobilim alanındaki araştırmalar, sosyal acının (reddedilme, kayıp, özlem gibi) fiziksel acıyla aynı beyin bölgelerini, özellikle de anterior singulat korteksi aktive ettiğini göstermektedir. Özlenen birine dair her hatıra, her anı, bu bölgede adeta; yangın söndürücülerin bile yetersiz kaldığı bir yangına dönüşür. Bağlanma teorisinin diliyle söylersek, özlem, erken dönemde kurulan güvenli bağların kopmasına verilen tepkinin, yetişkinlikteki en acı verici versiyonudur. Beden, özlenen kişinin yokluğunu bilinçaltında bir ‘tehdit’ olarak algılar, sempatik sinir sistemi alarm durumuna geçer. Kalp atışları hızlanır, nefes sıklaşır, kaslar gerilir, adeta bir kaç ya da savaş tepkisi verir. Özlemek, bu anlamda bedenin ölümle kurduğu yanlış bir bağlantıdır; sürekli meşgul çalan, cevapsız kalan bir çağrı.
Sosyal boyutta ise özlem, aidiyetin coğrafyasında açılan derin gediklerin, kopan bağların adıdır. İnsan, özlediği kişi veya yerle arasındaki mesafeyi kapatamadıkça, bu mesafe zamanla ruhunda bir yara dokusuna, kapanmayan bir sızıya dönüşür. Modern dünyanın hızla değişen yapısı, göçlerle, ayrılıklarla, yüz yüze olmayan, sanal iletişim biçimleriyle örülü yaşamında özlem, neredeyse varoluşsal bir sabit haline gelmiştir. Cemal Süreya’nın bu dizesi, tam da bu çağın ruhuna, modern insanın yalnızlığına ve kopukluğuna işaret eder: Çağımız insanı, her gün biraz daha ölümle özlem arasındaki o iki harflik mesafede yaşamayı, bu acıyla baş etmeyi öğreniyor. Bir çocuğun annesinden ayrılırken hissettiği o tarifsiz boşluk, bir gurbetçinin vatan toprağına duyduğu hasret, bir sevgilinin yitirdiği aşkın ardından hissettiği o tarifsiz boşluk... Hepsi o iki harflik mesafenin farklı tezahürleridir.
Özlem, ölümle hep komşudur
Bir şair, dilin en mahrem köşelerinde dolaşırken şöyle seslenmiş: “Ayrılık da sevda gibi bir şey, / kimse yokken özlüyorsan eğer.” Bu dizelerde özlemin en çarpıcı, en paradoksal yanı ortaya çıkar: özlemek için karşıdakinin fiziksel varlığına gerek yoktur; hatta tam da yokluğu, özlemin ateşini harlar. Özlenen, aslında bir anlamda artık orada olmayandır, geçmişte kalandır, yitirilendir. Bu yüzden özlem, ölümle hep komşudur, onun gölgesinde yaşar. İkisi de yoklukla ilişkilidir; biri yokluğu kesinleştirir, diğeriyse o yokluğu her an yeniden, acı bir şekilde hatırlatır. Özlem, bir hayalet gibi, geçmişin izlerini bugüne taşır.
Özlemle ölüm arasındaki o iki harflik mesafe, bir bakıma yaşamın ta kendisidir, yaşamın en keskin, en çiğ halidir. Ölüme en yakın anlar, aslında en derin özlemi duyduğumuz, varoluşumuzun en kırılgan olduğu anlardır. Bir annenin evladına, bir sevgilinin yitirdiği aşkına, bir göçmenin geride bıraktığı vatan toprağına duyduğu özlem, hep o incecik sınıra dayanır. “İki harf fazla” ifadesindeki o çocuksu, masumane hafiflik, aslında bu katlanılmaz ağırlığı, bu derin acıyı örtmek içindir. “Be çocuk” diye seslenen şair, bu ağır gerçeği ancak böyle bir samimiyetle, böyle bir kırılganlıkla, adeta bir sırrı paylaşır gibi söyleyebileceğini bilir. Bu, bir yetişkinin tüm savunma mekanizmalarını bir kenara bırakıp, çocuksu bir saflıkla acısını dile getirmesidir.
Bilincin direnişi
Bir düşünür, insanın özlem duyabilme kapasitesinin, onun zamanı hissedebilme, geçmişle bağ kurabilme biçimiyle doğrudan ilgili olduğunu söylemişti. Geçmiş ile şimdi arasında kurulan bu köprüde yürürken, her adımda ölümün soğuk nefesini ensemizde hissederiz. Özlem, zamanın acımasız akışını durdurmak isteyen, geçmişi bugüne taşımaya çalışan bir bilincin direnişidir. Oysa zaman durmaz, akıp gider; özlenen günler, anılar, insanlar birer birer ölüme, unutulmaya teslim olur. Özlem, bu direnişin, bu nafile çabanın adıdır.
Cemal Süreya’nın bu dizesi, aslında insan olmanın en temel, en evrensel çelişkisini dile getirir: Yaşamak, ölümle özlem arasındaki o iki harflik mesafede nefes alabilmektir. Kimi zaman ölümün soğuk yüzüyle, kimi zaman özlemin yakıcı ateşiyle yüzleşiriz. Ama ikisinin arasındaki o incecik, görünmez çizgide yürümeye, denge kurmaya devam ederiz. Çünkü özlemek, ölümle aramızdaki mesafenin adıdır, bizi hayata bağlayan görünmez bir bağdır. O iki harf olmasa, ölüm bize çok daha yakın, çok daha katlanılmaz olurdu. Belki de özlem, ölümü uzakta tutan, hayatı anlamlı kılan, bizi insan yapan o incecik iplerdir. Belki de o iki harflik fazlalık, aslında yaşamın ta kendisidir; acısıyla, hüznüyle, ama aynı zamanda umuduyla...
Yorumlar
Kalan Karakter: