Bir ilişkinin en acımasız yanı nedir, biliyor musunuz? Ayrılık değil. İhanet değil. Hatta ölüm bile değil. En acımasızı, belirsizlik. Karşınızda oturan, özel anlar paylaştığınız insanın aslında çoktan gitmiş olması. Fiziken orada, ruhen binlerce kilometre uzakta. Ne tam olarak onu kaybetmişsinizdir, ne de hâlâ sizinledir. İşte buna "belirsiz kayıp" diyor psikologlar. Ve bu, modern ilişkilerin sessiz katili.
Sonra bir de "reddedilme hassasiyeti" var. Şu içinizi kemiren his: "Acaba beni terk eder mi? Mesajıma neden geç cevap verdi? Bir sorun mu var?" Eliniz telefona gider, iki tik var, bir türlü mavi tik olmaz. Kalbiniz küt küt atar. Oysa karşı taraf sadece toplantıdadır, belki de telefonu sessize almıştır. Ama siz çoktan senaryolar yazmaya başlamışsınızdır: terk ediliş senaryoları.
İdeal Partner Teorisi
İşin bir de başlangıcı var: "partner idealizasyonu". İlişkinin ilk aylarında partnerinizi gerçekte olduğundan daha harika görürsünüz. Kusurlarını ya görmezsiniz ya da "ne kadar tatlı bir kusur" diye seversiniz. Araştırmalar gösteriyor ki bu hafif çarpık bakış, ilişkileri ayakta tutan şeydir. Sorun şu ki, bir süre sonra gözlük düşer, gerçekler ortaya çıkar. Ya da daha kötüsü, reddedilme hassasiyetiniz yüzünden, en masum davranışları bile felaket senaryolarına çevirirsiniz.
Peki bu üçü bir araya gelince ne olur?
Gelin size bir hikâye anlatayım: Aslı ve Can. Bir birlikteler. Can, son zamanlarda işten yorgun geliyor, eskisi kadar ilgili değil. Aslı, reddedilme hassasiyeti yüksek biri. Can'ın yorgunluğunu hemen "benden sıkıldı, beni sevmiyor" diye yorumluyor. Oysa Can sadece proje yetiştirmeye çalışıyor. Aslı'nın içindeki ses büyüdükçe, Can'a daha fazla yapışıyor, kontrol etmeye çalışıyor, kıskançlık krizleri yaşıyor. Can bunaldıkça uzaklaşıyor. Sonunda Can gerçekten soğuyor. Aslı'nın en büyük korkusu gerçekleşiyor: terk ediliyor. Ama aslında onu terk eden Can değil, Aslı'nın kendi kâbusuydu.
Psikologlar buna "kendini doğrulayan kehanet" diyor. Korktuğun şeyi önlemek için yaptıkların, onu kaçınılmaz kılıyor.
Belirsizliğin Sonu
Peki ya belirsiz kayıp? İşte o daha sinsi. Can fiziken hâlâ orada ama duygusal olarak çoktan gitmişse, Aslı ne yapacak? Ne tam olarak onu kaybetmiş sayılır, ne de hâlâ onunla olduğunu hissedebilir. Yas bile tutamaz çünkü ortada ölü yoktur. Ama canlı cenaze vardır. İşte bu, insanı deli eden türden bir belirsizlik. Pauline Boss'un yıllarca çalıştığı kavramdır bu: "ambiguous loss". Kayıp belirsizdir, bu yüzden yas da tamamlanamaz, iyileşme de başlayamaz.
Kadınlarla erkekler bu süreçleri farklı yaşıyor. Araştırmalar, kadınların reddedilme hassasiyeti yüksek olduğunda partnerlerinin davranışlarını olduğundan daha olumsuz algılama eğiliminde olduğunu gösteriyor. Evrimsel bir refleks belki: Çocuğuyla yalnız kalma ihtimali olan kadın, terk edilme sinyallerine karşı daha duyarlı olmalı. Ama bu duyarlılık, bugünün dünyasında ilişkileri zehirleyebiliyor.
Erkeklerde ise reddedilme hassasiyeti daha çok kıskançlık ve kontrol olarak dışa vuruyor. "Neredeydin, kiminleydin, neden geç geldin?" soruları, aslında "Beni terk edecek misin?" çığlığının başka bir versiyonu.
Peki ne yapmalı? Önce farkındalık. Partnerinizin davranışlarını yorumlarken araya giren o iç sesin farkına varmak. "Acaba ben mi abartıyorum?" diye sorabilmek. İkincisi, iletişim. "Neden mesajıma cevap vermedin?" diye suçlamak yerine, "Mesajına cevap alamayınca kendimi kötü hissediyorum, böyle zamanlarda bana güven verir misin?" diyebilmek.
Adlandırmak ve yazabilmek çözümün yarısıdır.
Üçüncüsü, idealizasyonun bitmesine izin vermek. Evet, partneriniz kusurlu bir insan. Siz de öylesiniz. Gerçekçi beklentiler, hayal kırıklığını azaltır. Ama belki de en önemlisi, belirsizliğe tahammül edebilmek. İlişkilerin doğasında belirsizlik vardır. Her an her şey değişebilir. Bunu kabullenmek, kontrol manyaklığı yapmaktan daha sağlıklı.Bir de şu var: Bazen gerçekten belirsiz kayıp yaşıyorsanız, yani partneriniz fiziken var ama ruhen yoksa, bunu adlandırmak cesaret ister. Adlandırmak, tanımlamak iyileşmenin ilk adımıdır. "Bu bir kayıp ve ben yas tutmalıyım" diyebilmek. Yası ertelenmiş, askıya alınmış bir kayıp, ruhunuzu paslandırır.
Günümüz dijital çağında bu kavramlar daha da karmaşıklaştı. Sosyal medyada herkes idealize edilmiş bir versiyonunu sunuyor. Flört uygulamalarında reddedilme anlık ve acımasız: bir swipe yeterli. "Situationship"ler, yani "ne arkadaşız ne sevgili" durumları, belirsiz kaybın ta kendisi. Biriyle her gün yazışıyorsunuz ama ilişkinin tanımı yok. O kişi hayatınızda ama değil. Kayıp mı, değil mi? Belli değil.
Bütün bu karmaşanın içinde bir gerçek var: İlişkiler, iki kusurlu insanın birbirine tutunma çabasıdır. Bu çabada bazen fazla sıkarız, bazen çok gevşek tutarız. Ama en önemlisi, karşımızdakini olduğu gibi görmeye çalışmak, korkularımızın gölgesinde değil. Reddedilme korkusuyla sevdiğinizi boğmayın. Onu bir kaideye koyup da gözünüzde fazla büyütmeyin. Ve eğer o fiziken oradayken ruhen çoktan gitmişse, bunu görün. Adını koyun. Çünkü belirsizlik içinde yaşamak, kaybetmekten daha ağır.
Bazen gitmek, kalmaktan daha büyük bir sadakattir. Özellikle de zaten çoktan gitmiş birine karşı.
Not: Bu yazıda bahsedilen kavramlar, Murray ve ark. (1996), Downey ve Feldman (1996) ile Boss'un çalışmalarına dayanmaktadır. İlişkilerinizde belirsiz kayıp ya da reddedilme hassasiyetiyle baş etmekte zorlanıyorsanız, bir uzmandan destek almayı düşünebilirsiniz.
Yorumlar
Kalan Karakter: