*Einstein'ın evreninde zaman mutlak değildir. Aşkın evreninde de öyle.*
Albert Einstein, henüz yirmi altı yaşında bir patent memuruyken, insanlığın zamana bakışını sonsuza dek değiştirecek bir fikirle sarsmıştı dünyayı. Zaman, dedi, herkes için aynı akmıyordu. Hızlanan bir trenin içindeki saat, dışarıdaki saatten daha yavaş işliyordu. Yerçekiminin güçlü olduğu yerde zaman bükülüyor, yavaşlıyordu.
Bu, yalnızca fizikçilerin tartıştığı bir mesele değildi. Bu, hayatın tam ortasına düşen bir hakikatti.
Zamanın göreli olduğunu hepimiz biliriz aslında. Ne zaman âşık olsak, ya da ne zaman acıyla kavrulsak, saatlerin farklı aktığını deneyimleriz. Sevgilinin gözlerine dalıp gittiğimiz o ilk anlarda üç saat, üç dakika gibi geçer. Ayrılık günlerindeyse her dakika üç saat uzar. Zaman, duygularımızın ağırlığı altında bükülür, eğilir, kırılır.
Felsefeci Henri Bergson, zamanı ikiye ayırır: *saatin zamanı* ve *süre*. Saatin zamanı, eşit aralıklarla akan, ölçülebilir, nesnel olandır. Süreyse yaşanan, hissedilen, içsel olandır. Bergson'a göre modern insanın trajedisi, süreyi unutup yalnızca saatin zamanına hapsolmasıdır.
Aşk bu hapisten kaçıştır.
Aşık olduğumuzda saatlerin tiranlığından sıyrılır, Bergson'un "süre" dediği o saf akışa kapılırız. Birlikte geçen zaman nicelik olmaktan çıkar, niteliğe dönüşür. "Ne kadar" değil, "nasıl" belirleyici olur. Bir akşam, ömre bedeldir. Bir bakış, yılları kapsar.
Psikoloji bize, zaman algısının beynimizin duygusal durumuna göre şekillendiğini söyler. Korku anlarında amigdala devreye girer ve zaman yavaşlar. Mutluluk anlarındaysa dopamin akışı zamanı hızlandırır.
Ancak ilişkilerde daha karmaşık bir şey olur: *zaman senkronizasyonu.*
Uzun süre birlikte olan çiftlerin beyin dalgalarının senkronize olduğunu, kalp ritimlerinin birbirine eşlik ettiğini gösteren araştırmalar var. İki kişi, zamanı birlikte yaşamaya başlar. Onların dünyasında, Einstein'ın görelilik kuramının bir tür duygusal versiyonu işler: birlikte olan iki kişinin zamanı, yalnız olanınkinden farklı akar.
Belki de aşkın en derin anlamı budur: *bir başkasının zamanına dahil olmak, onunla ortak bir zaman dokusu örmek.*
Peki ya ayrılık?
Ayrılık, zamanın yeniden parçalanmasıdır. Birlikte kurulan o ortak zaman evreni çöker, herkes kendi zamanının içine geri düşer. Ve işte o zaman, aşkın göreliliği acıyla hatırlanır: ayrılanlardan biri zamanı hızla akıtırken, öteki için zaman donar. İkisi artık aynı evrende değildir.
Sevgililer, "sonsuza dek" sözü verirler. Bu, fiziksel bir iddia değil, metafizik bir niyettir. Sonsuzluk, uzun bir süre değil; *zamanın dışına çıkma* arzusudur. Aşıklar, ölümlü olduklarını bilir ama birbirlerinin gözünde ölümsüzlüğü yakalarlar. O an, o bakış, o dokunuş... işte orada, kısacık bir anda, zaman durur.
Octavio Paz, "Aşk, zamanın maddesini yok eden bir erdemdir," der. Gerçekten de öyle değil mi? Aşk, saatin işleyişini durdurmasa da, onun anlamını dönüştürür.
Şiir, zamanın bu gizemini hep kavramaya çalışmıştır.
Ahmet Hamdi Tanpınar, "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında," derken işte bu ara halden, aşığın zamanla kurduğu bu gerilimli ilişkiden söz eder. Âşık, zamanın içindedir ama ona teslim olmaz; dışındadır ama ondan kaçamaz.
Cahit Sıtkı'nın "Yaş otuz beş, yolun yarısı eder" mısraı, zamanın niceliğini hatırlatır bize. Oysa aşk, bu yarılanmış zamanı bütünler. Aşk, "otuz beş"i unutturur; ya da daha doğrusu, otuz beşi anlamlı kılar.
Nazım Hikmet, "En güzel deniz: henüz gidilmemiş olandır" derken aslında zamansız olanı, henüz yaşanmamış olanın vaadini işaret eder. Aşk da böyledir: daima "henüz"dedir. Geçmişte değil, gelecekte değil, şimdidedir. Ama öyle bir şimdi ki, geçmişi kapsar, geleceği içinde taşır.
Belki de sorun, zamanı bir düşman olarak görmemizdir. Oysa zaman dostumuzdur. Zaman, aşkın sınandığı yerdir. Uzun süre birlikte olmak, aşkın zaferi değil, aşkın sabrının ve sadakatinin imtihanıdır. Her sabah uyanıp aynı kişiyi seçmek, belki de en büyük göreliliktir: her gün aynı olanın, aslında hiç aynı olmadığını bilmek.
Einstein, bir mektubunda şöyle demiş: "Zamanın var olduğuna inanmam için bir neden görmüyorum." Bunu derken fiziksel zamandan bahsediyordu belki. Ama bu sözü aşkın penceresinden okuduğumuzda başka bir anlam kazanır: âşık için, sevgiliyle geçen her an zaten zamanın dışındadır.
O kritik soruyla baş başa kalıyoruz: Zamanı mı yaşıyoruz, yoksa zaman mı bizi yaşıyor?
Belki de cevap, sevgilinin gözlerinde gizlidir. O gözler ki, içinde hem geçmişin bütün hatıraları, hem geleceğin bütün vaatleri, hem de şimdinin bütün doluluğu vardır. O gözler, Einstein'ın evrenindeki kara delikler gibidir: içine düşen her şeyi kendine çeker, hiçbir şeyin kaçmasına izin vermez. Zamana yakalanmış ölümlüler olarak, bir an için de olsa, zamansızlığı orada tadarız.
Zaman görelidir, der fizik. Aşk görelidir, der kalp. Ve ikisi de, aslında, aynı hakikatin iki yüzüdür: *bağlı olduğun şeyin zamanına bağlısındır.*
Sevdiğinizle geçen zaman, evrenin en genişlemiş zamanıdır. Onsuz geçense, en bükülmüş, en ağır, en uzun.
Siz hangi zamandasınız?
Yorumlar
Kalan Karakter: