Şüphesiz İnsan Gerçekten Çok Nankördür* *Hac Suresi 66. Ayet
Yine gecenin üçü beşi işte! Yine yeller esiyor uykumun yerinde!
Bari temiz bir sayfa açayım da kelimelerle tefekkür edeyim dedim.
İşten güçten telâşlı koşuşturmacalardan ne zamandır ihmal etmiştim kelimeleri.
Hava durumu barajları doldurmaya yemin etmişken en iyisi yazmak zaten. Mesela ne enteresandır ki; yağmur sahnelerini çekebilmek için onlarca kişi canını dişine takar film setlerinde. Yirmi saniyelik romantik bir çifti ıslatabilmek için son teknolojiye sahip ekipmanlar kiralanır. İzleyicinin de hoşafının yağı kesilir izlerken. Beraber ıslandık yağan yağmurda diye nakaratında gözleri dolar. Oysa Mart’ta yağan hafif serin yağmurda ıslanan çift görmedim koca Ankara’da! Yağmuru severiz ama şemsiyesiz çıkamayız evden. Sadece yağmur mu güneşli günleri özleriz ama yaz geldiğinde gölge yer kovalarız. Şapkaydı, güneş gözlüğüydü kremdi derken bir tek savaş açmadığımız kalır. Gerçi Adanalıların ateş etmişliği de var ama onların haklı gerekçeleri de var. Ağustos sıcakları bastırınca kar yağsın deriz. Kar yağınca da dokuz katlı gofret gibi giyinmeden çıkamayız sokağa. Yani “şüphesiz insan nankördür.” Elde ettiğinin, kavuştuğunun sefasını süremez işte! Sabahın bir saatinde nereden aklıma geldi bilmiyorum zihnime… Sadece iklimlerle de sınırlı değildir bu nankörlük hali. Elde ettiğimiz her şey için geçerlidir aslında. Çocukluktan başlar bu nankörlük hali. En çok istediği oyuncak ile ergen olan çocuk yoktur mesela. Kırmızısı yeşili sarısı daha büyüğü kumandalısı derken elde edip bırakmaya alışırız. Yetişkin olduktan sonra da durum hiç değişmez, ayağımızı yerden kessin yeter diyerek aldığımız otomobilin tekerlerini yoldan kesebilmek için türlü bahaneler üretiriz zihnimizde. Alışveriş merkezlerinde öte beri alanların çoğunun evinde aldıkları şeylerin türevleri muadilleri bulunur.
Velhasıl bu nankörlük bu vazgeçme hali ruhumuza işlemiş gibi devam eder gider. İnsanın nankörlüğü kutsal kitabımızda da üç ayette geçer, peki bu konuda psikoloji ne diyor, felsefe alanında sözü geçen kallavi düşünürler ne düşünüp yazmışlar acaba? Hadi açalım o zaman “Kırmızı Kaplı Kitabı” “Das Capital’i” Adler, Schopenauer, Freud, Kant, Bauman, Kant, Hegel, Heidegger, From ve ötekiler neler demişler bu hususta literatürü tarayalım biraz.
Biraz karıştıralım tozlu rafları, ne bulmuşlar bu konuda, ne söylemişler?
Antik Çağ'dan Bir Ses: Seneca
Efendim, Romalı düşünür Seneca, "nankörlük" meselesine epey kafa yormuş. Hatta "De Beneficiis" (İyilikler Üzerine) diye devasa bir eser yazmış. Der ki: Nankörlük, insanlığın en büyük ayıbıdır çünkü toplumsal bağı koparır. İyilik yapanla yapılan arasında bir borç ilişkisi değil, bir bağlılık zinciri olması gerektiğini söyler. Ona göre nankörlük, bu zinciri kıran balyozdur. Yani mesele sadece psikoloji değil, ahlak felsefesinin temelidir.
Eksiklik Dışarıda Değil İçeridedir
Freud’la devam edelim mesela. Ona göre insan, temelde bir “haz ilkesi” peşinde koşar. Ama işin ironisi, elde ettiği anda haz duymayı bırakır, çünkü arzunun kendisi hazdan daha baskındır. Çocuğun yeni oyuncağa bir hafta dayanamaması, büyüğün sıfır arabanın kıymetini bir yıl sonra kaybetmesi… Freud bunu “doyumun geçiciliği” diye açıklar. Yani biz aslında nesnenin kendisini değil, ona ulaşma anındaki gerilimi arzularız. Gerilim biter, ilgi de biter. Nankörlük dediğimiz şey, psikanalitik dilde “arzunun nesnesini terk etmesi”nden başka bir şey değildir.
Adler ise konuya başka bir yerden girer. Ona göre insan, aşağılık kompleksiyle baş edebilmek için sürekli bir “üstünlük” arayışı içindedir. Aldığımız şey, aslında bir eksikliği kapatma çabasıdır. Ama o eksiklik kapanmaz, çünkü asıl eksiklik dışarıda değil içeridedir. O yüzden yeni araba, yeni ev, yeni telefon… her biri bir öncekinin yarattığı tatmini kısa sürede kaybettirir. Adler bunu “sonsuz bir telafi çabası” olarak tarif eder.
Schopenhauer’a gelelim. Onun felsefesinde insan, öncelikle bir “irade”dir. Ve bu irade doymak bilmez. Bir arzu gerçekleştiğinde, hemen yeni bir arzu baş gösterir. “Hayat, bir sarkaçtır; arzu ile can sıkıntısı arasında gidip gelir.” Ne kadar alırsak alalım, tatmin daima geçicidir, çünkü asıl olan iradenin kendisidir. O durmadıkça, bizim nankörlüğümüz de durmaz. Yağmuru özleyip şemsiye aramak, işte bu iradenin sonsuz deviniminden başka nedir?
Heidegger’i açalım şimdi. O, insanın “otantik” bir varoluştan uzaklaştığını söyler. “Gündelik hayat” içinde, insanlar “das Man”ın, yani herkesin dediğinin peşinde koşar. Herkesin istediğini isteriz, herkesin elde ettiğini elde ettiğimizde ise o şey bize ait olmaktan çıkar. Çünkü onu kendimiz için değil, başkalarının gözünde bir yer edinmek için istemişizdir. Nankörlüğümüz aslında kendimize yabancılaşmamızdır. Aldığımız şeyin kıymetini bilemeyişimiz, onu hiçbir zaman gerçekten kendimiz için istememiş olmamızdandır.
Hegel’e soralım. O da diyecektir ki: İnsan bilinci, “efendi-köle diyalektiği” içinde şekillenir. Sahip olduğumuz şey üzerinden kendimizi inşa ederiz, ama aynı zamanda o şeyin esiri oluruz. Alışveriş merkezlerinde aldığımız şeylerin evde türevlerinin bulunması, Hegelci bir okumayla şudur: Biz nesnelere hükmetmeye çalışırken, aslında nesneler bize hükmeder. Sahip oldukça, sahip olduklarımız tarafından tüketiliriz.
Fromm, bu meseleyi “sahip olmak ya da olmak” ayrımıyla temellendirir. Modern insan, “olmak” yerine “sahip olmak” üzerine kuruludur. Ne kadar çok şeye sahip olursak, o kadar çok şey olduğumuzu sanarız. Oysa “sahip olduklarımız arttıkça içimizdeki boşluk da büyür.” Çünkü asıl ihtiyacımız olan şey, varlığımızı derinleştirmektir. Nankörlük, işte bu yanılgının sonucudur: Dışarıda biriktirdikçe, içeride eksiliriz.
Bauman ise “akışkan modernite”de hiçbir şeye uzun süre bağlanmadığımızı söyler. İlişkiler, eşyalar, mekânlar… Hepsi “tüketici nesnesi” gibidir. Kullanır, atarız. Sadakat, bağlılık, vefa gibi kavramlar ağır gelir. Yağmurda ıslanan çiftleri filmlerde severiz ama gerçek hayatta şemsiyesiz sokağa çıkmayız. Çünkü ıslanmak bir taahhüttür, akışkan hayatta taahhütler rahatsız edicidir. Nankörlük, aslında bu akışkanlığın kaçınılmaz sonucudur.
Kant’a da soralım mı? O biraz serttir. “Ahlak yasası” karşısında insanın ödevini unuttuğunu söyler. Sahip olduğumuz şeylere karşı minnet duymak, bir “ödev”dir aslında. Ama insan, hazza yöneldikçe ödevini unutur. Kant’a göre bu, ahlaki bir zafiyettir. Yani nankörlük sadece psikolojik değil, aynı zamanda etik bir sorundur.
“Kırmızı Kitap”tan, yani Jung’dan bir şeyler duymak ister misiniz? Jung der ki: İnsan, gölgesiyle yüzleşmeden bütünleşemez. Sürekli yeni şeylerin peşinde koşmak, aslında kendi gölgesinden kaçmaktır. İçindeki boşluğu doldurmak için dışarıdaki nesnelere saldırırız. Oysa o boşluk, gölgemizle barışmadığımız sürece asla dolmaz.
Meta Fetişizmi
“Das Kapital”e, Marx’a gelelim. Ona göre bu nankörlük hali, kapitalizmin yapısal bir sonucudur. Üretim ilişkileri içinde nesneler, “meta fetişizmi”ne dönüşür. Bir şeyi kullanmak için değil, onun sembolik değeri için isteriz. Aldığımız an o sembolik değer de söner, çünkü meta olmanın doğasında “eskime” vardır. Kapitalizm, sürekli yeni ihtiyaçlar üreterek ayakta kalır. Biz de bu döngünün içinde, hiçbir zaman tam anlamıyla doymayız.
Velhasıl, düşünürlerin hepsi aynı şeyi söyler gibidir: İnsan, elde ettiğiyle yetinemez. Kimi buna “irade” der, kimi “bilinçdışı arzu”, kimi “yabancılaşma”, kimi “ahlaki zaaf”, kimi “meta fetişizmi”, kimi “akışkanlık”. Ama hepsi şu noktada buluşur: Dışarıda biriktirdikçe içeride eksilen bir varlıktır insan. Ve bu eksilme fark edilmedikçe, nankörlük de devam eder.
Akademik Camia Ne Diyor?
Gelelim bilimsel araştırmalara. Konuyla ilgili çarpıcı bulgular buldum.
Bir kere, "nankörlük" üzerine yapılan ilk boylamsal çalışmalardan biri, 2022'de Journal of Family Psychology'de yayımlanmış. Hussong ve arkadaşları, 6-9 yaş arası çocukları üç yıl boyunca izlemiş. Bulgu şu: Ebeveynlerin çocuklarının nankörlüğüne verdiği tepkiler, çocukların ilerideki minnet duygusunu ve ruh sağlığını doğrudan etkiliyor. Mesela cezalandırıcı yaklaşım, çocukta ileride içe kapanma ve kaygıyı artırırken; ebeveynin "üzüldüm ama açıkladım" tarzı yaklaşımı, çocuğun minnet duygusunu güçlendiriyor . Yani bizim "nankörlük" diye genelleyip geçtiğimiz şey, aslında aile içinde öğrenilen bir şey. O çocuklukta "istediğini alıp bir kenara koyma" hali, belki de ebeveynin "sus, al işte" dediği anlarda şekilleniyor.
Bir başka araştırma, daha da çarpıcı. 2024'te Academy of Management Proceedings'de yayımlanan bir çalışma diyor ki: "Artan yardım, nankörlük doğurur." Xu ve arkadaşları, sürekli ve artan oranda yardım alan kişilerin zamanla iki şey yaşadığını bulmuş: Birincisi, borçluluk duygusu azalıyor. İkincisi, hak ettiğini düşünme duygusu (entitlement) artıyor. Sonuç? Kişi, aldığı yardıma karşılık verme eğilimini kaybediyor. Yani "iyilik yaptıkça nankör yetiştirme" tezi, bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda
George Simon: Nankörlük Kişilik Bozukluğunun Sebebi
Klinik psikolog Dr. George Simon, "kişilik bozukluğu" olan bireyler üzerinde yaptığı çalışmalarda şunu söylüyor: Nankörlük, aslında sağlıklı karakter oluşumunu durduran temel mekanizmadır. Bu kişiler, çok şey beklerler ama çok az şey verirler. Kendilerini "alacaklı" hissederler, "borçlu" değil. Ona göre minnet duygusu, insanın "doğuştan borçlu olduğunu" kabul etmesidir. Bu borçluluk hali, kişiyi vermeye iter. Nankörlükse bu borcu inkârdır.
Nankörlük Eski bir Yara
Peki ne yapmalı? Belki de mesele, yeni şeyler elde etmeyi bırakıp, elde ettiklerimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir. Yağmurlu havada şemsiyesiz çıkmak mesela. Ya da beş yaşındaki arabanın tekerini yoldan kesmek için bahane üretmek yerine, onunla ilk günkü heyecanla yolculuk etmeyi öğrenmek. Belki de nankörlük, şükranla aşılabilecek en eski insanlık yarasıdır. Ve belki de bunun için felsefeye, psikolojiye değil, biraz durup etrafa bakmaya ihtiyaç vardır. Belki de nankörlük, şükranla kapanan eski bir yaradır.
Ve belki de insan, ancak yavaşladığında sahip olduklarını fark eder.
Neyse, sabah olmuş, güneş doğalı çok oldu. Yağmur da dinmiş. Pencereden bir bakayım, belki de ıslanan bir çift vardır Ankara’da…
Yorumlar
Kalan Karakter: