Gözümüzü nereye çevirsek, hangi sosyal medya mecrasında dolansak karşımıza devasa bir "eski günlerin" kutsanması çıkıyor. Bir tarafta 90’ların o renkli pop klipleri, mahalle kültürleri, atarili sokak anıları; diğer tarafta 2000’lerin başındaki o kaygısız, teknolojinin hayatımıza yeni yeni sızdığı "milenyum" iyimserliği... İnsanlar bugünün getirdiği ekonomik daralmadan, geleceğe dair büyüyen belirsizliklerden ve modern hayatın ruhsuzluğundan kaçmak için adeta kitlesel bir sığınak arıyor ve o sığınağı geçmişte buluyor. Ancak gelin bugün o pembe gözlükleri bir kenara bırakalım, hafızamızın bize oynadığı bu tatlı oyunu bozup kendimize karşı alabildiğine dürüst olalım. O yere göğe sığdırılamayan, özlemle anılan geçmiş gerçekten bir Altın Çağ mıydı? Yoksa biz aslında o dönemlerin Türkiyesini değil, sadece kendi çocukluğumuzu ve gençliğimizin getirdiği o gamsız, dertsiz günleri mi özlüyoruz? Açık konuşalım, acımasız olalım ama doğruyu söyleyelim: Ambalajlar değişti, teknolojiler gelişti, sokakların çehresi başkalaştı ama bu ülkenin temel tekerleği hep aynı çamurda döndü. Özünde aynıydı. Dün de kötüydü, bugün de kötü.
90’ları bugün bir masal gibi anlatanlar, o dönemi muhtemelen sadece televizyondaki çocuk programlarından ya da pazar banyolarından hatırlayanlardır. Oysa o yılların günlük yaşam pratiklerine, evlerin içine sinen o gizli gerginliğe dürüstçe bakmak gerekir. Çift haneli, hatta bazen üç haneli enflasyonların gölgesinde, her sabah gazete sayfalarında "bugün neye zam gelmiş" diye uyanan bir toplumduk. Evlerde babaların, annelerin yüzündeki o kronik, hiç geçmeyen geçim kaygısı dün gibi aklımdadır. Ay sonunu getiremeyen memurların, bir gecede biriken borçlar yüzünden kepenk indiren esnafın çaresizliği bugünkünden farklı değildi. Üstelik o zamanlar hayatı zorlaştıran sadece para da değildi; altyapısızlığın, plansızlığın getirdiği gündelik çileler vardı. Günlerce kesilen sular yüzünden evleri istila eden su bidonlarını, saatlerce süren elektrik kesintilerinde mum ışığında ödev yapmaya çalışan çocukları ne çabuk unuttuk? Telefon bağlatmak için yıllarca sıra beklenen, hastane kuyruklarında sabahın köründe fiş alma kavgaları yaşanan, bürokrasinin insanı canından bezdirdiği bir dönemdi. Yani o çok övülen 90'lar, aslında yaşarken kimsenin memnun olmadığı, herkesin bir an önce bitmesini istediği kaba, yorucu ve fazlasıyla gri bir dönemdi. Kötüydü kardeşim, hem de çok kötüydü.
Sonra takvimler değişti, 2000’lere adım attık. Hayatımıza devasa alışveriş merkezleri, renkli ambalajlar ve en önemlisi cebimize giren o büyüleyici kredi kartları dahil oldu. Bir illüzyon çağının kapısı aralanmıştı. Birdenbire herkes bankaların dağıttığı o plastik kartlarla aslında sahip olmadığı paraları harcamaya, vitrinlerde gördüğü her şeyi hemen tüketebileceğine inanmaya başladı. Sokaklar modernleşiyor, eski binalar yıkılıp yerine devasa plazalar yükseliyordu. Her köşe başında bir tüketim çılgınlığı başladı ve biz toplumsal olarak "Galiba sınıf atlıyoruz, galiba zenginleşiyoruz" rüyasına yattık. Ama o dönemin "güzelliği" de, refahı da üretime, kalıcı bir sisteme ya da insan kalitemizin artmasına dayanmıyordu; tamamen borçlanmaya, geleceği ipotek altına almaya dayanıyordu. Mahalle bakkalına borç yazdıran toplum, bir anda bankalara ömür boyu borçlanan bir topluma evrildi. Sistemin temeli yine çürüktü, sadece dışı parlak bir boyayla cilalanmıştı. İnsan ilişkilerindeki yozlaşma, liyakatsizliğin normalize olması, günü kurtarma çabası ve "gemisini kurtaran kaptan" zihniyeti o dönemde de tam gaz devam ediyordu. Değişen tek şey, dertlerimizin şekliydi. Fiziksel kuyrukların yerini, banka şubelerindeki borç yapılandırma kuyrukları almıştı.
Bugün geldiğimiz noktada ise o cilaların döküldüğü, pasın tamamen yüzeye çıktığı final sahnesini izliyoruz. Evet, dünya değişti. Artık her birimizin cebinde dünyanın en gelişmiş bilgisayarları var, her şeye bir tıkla ulaşıyoruz, yollarımız daha geniş, binalarımız daha yüksek. Ama insanın ruhundaki ve cüzdanındaki o temel sızı zerre kadar değişmedi. Enflasyonun yarattığı o mutfak yangını 90'ların aynısı; toplumun içten içe yaşadığı o tahammülsüzlük ve güvensizlik duygusu 2000'lerin mirası. Eskiden bakkal defterinin önünde yutkunan insan, bugün zincir marketin rafında peynir fiyatına bakarken aynı şekilde yutkunuyor. Eskiden geleceğe dair plan yapamayan gençlik, bugün de aynı çaresizlikle ekrana bakıyor. Teknolojinin bize sunduğu tek lüks, bu toplumsal çürümeyi ve ekonomik tıkanıklığı artık daha yüksek çözünürlükte, canlı yayınla izleyebilmek oldu. Dertlerimiz dijitalleşti ama ağırlığı aynı kaldı.
Günün sonunda, Türkiye’nin kronikleşmiş döngüsü bize şunu gösteriyor: İsimler değişiyor, takvimler ilerliyor, dekorlar yenileniyor ama bu ülkenin insanına reva görülen o zorlu hayat standardı hiç değişmiyor. Çünkü biz hiçbir zaman sorunların kökenine inip onları kökten çözmekle uğraşmadık; sadece dönemsel pansumanlarla acıyı hafifletip yola devam ettik.
O yüzden artık o sahte nostalji edebiyatını, "ah o eski günler ne güzeldi" tekerlemesini bir kenara bırakalım. Geçmişi kutsamak, bugünün başarısızlıklarını kabul edilebilir kılma çabasından başka bir şey değildir. Bu toprakların dününü yaşayanlar da mutsuzdu, bugününü yaşayanlar da yorgun. Biz sadece farklı yılların etiketleriyle, aynı kötü yazılmış, aynı sonla biten hikayeyi dönüp dönüp yeniden okuyoruz. Gerçeği bu çıplaklığıyla, bu zamansız kötülüğüyle kabul etmediğimiz sürece de o özlediğimiz "güzel günler" hiçbir zaman gelmeyecek.

Yorumlar 1
Kalan Karakter: