Nefesi bıraktığın anda fark edebilirsin: Nefes sana ait değildir. Aldığında seninle birliktedir; işi bitince burun deliklerinden çıkar ve gider. Yeni bir nefesi alabilmek için, önce görevini tamamlamış olanı bırakman gerekir.
Hayatın ritmi de böyledir.
Bir zamanlar işlevsel olan bağlar, sana öğretmesi gerekeni öğrettiyse ve artık dağılması gerekiyorsa -ya da senin o bağı bırakman gerekiyorsa- direnmek çoğu zaman acıyı uzatır. Rumi’nin dediği gibi: “Hayat, tutma ve bırakma dengesidir.”
Peki, ne zaman tutup ne zaman bırakmamız gerektiğini nereden bileceğiz?
Cevap yine en yakınımızda, bedenimizde. Bir poza girdiğinde ya da herhangi bir hareket yaptığında, belli bir rahatsızlık gelişimin parçasıdır. Konfor alanının dışına yapılan küçük ziyaretlerdir bunlar. Zaten dönüşüm de böyle başlar.
Ama beden şunu da açıkça söyler:
Eğer ani bir acı, yanma, batma ya da elektriklenme varsa geri çekil. Nefesini tutmak zorunda kalıyorsan, biraz gevşe ve daha basit forma dön. Ölçü nettir: Önce zarar verme.
Hayatta da benzer bir sınır vardır.
Emek verirsin, alan açarsın, dinlersin, denersin… Ama hâlâ tutmak için ellerini kanatman gerekiyorsa, gitmesine izin vermenin de bir seçim olduğunu hatırlaman gerekir.
Çoğu zaman bizi yoran, bıraktığımız şeyin kendisi değil; ‘’bırakmasaydık’’ üzerine kurduğumuz hayali gelecektir. O geleceğin bugünden daha iyi olacağına inanırız. Oysa gerçek şudur: Olması gereken olmuştur. Başka türlüsü mümkün olmadığı için yaşanan budur.
Belki de bu yüzden şu söz bana hep yol gösterir:
“İnsan, kaderiyle; kaderinden kaçmak için girdiği yolda karşılaşır.”
Bazen yapmamız gereken tek şey, nefes gibi davranmaktır:
Görevini tamamlayanı nazikçe bırakmak ve yenisine yer açmak.
Yorumlar
Kalan Karakter: