Yaren leylek yine döndü.
Sevinçle karşıladık. Çünkü her dönüşünde aynı gerçeği hatırlatıyor: Nereye gidersek gidelim, en güzel his yuvaya dönmek.
Bir süre önce başını alıp giden penguenle bağ kuranlarımız oldu. Ona bakarken başka bir gerçekle karşılaştık: Gitmek isteyen ama bağlarından kopamayan yanımızla…
Oyuncağına sarılan maymunda ise karşılanmamış sevgi ihtiyacımızı gördük. Büyümüş olsak da içimizde hâlâ oyuncağını bırakmayan bir çocuk var.
Sonuçta dışarıda akan dünya, algımız kadar bize ait.
Rumi’nin de dediği gibi
“Baktığın benim, gördüğün sensin.”
Kabul etsek de etmesek de karşımızdakinde sevdiğimiz ya da kızdığımız ne varsa, içimizde bir karşılığı vardır. İnsan en çok bunu kabullenmekte zorlanır.
Hayat bazen kaotik ve karanlık görünür. Bazen de kuşların cıvıltısı, tenimize değen rüzgâr her şeyi olağanüstü kılar. Oysa karanlık da aydınlık da hep vardır. Değişen şey bakış açımızdan başkası değildir. Bakan değiştiğinde, baktığı şey de değişir.
Bu durum yalnızca dış dünyayla sınırlı değildir. İçimizde de aynı denge akar.
Dikkat neredeyse enerji oraya yönelir. Hangi yanımızı beslersek, o büyür.
Bir Kızılderili hikâyesinde anlatıldığı gibi, bir adamın iki köpeği vardır. Biri kara, biri beyaz. Sürekli kavga ederler. “Hangisi kazanır?” diye sorulduğunda cevap basittir:
“Hangisini beslersem o.”
Dış dünyada gördüğün her şeyin içinde bir karşılığı olduğunu fark ettiğinde, hayat sana kendinle ilgili yeni hikâyeler anlatmaya başlar. O zaman karşılaştığın her şey, seni sana anlatan bir öğretmen olur.
Ve Jung’un dediği gibi;
“Kişi aydınlık figürleri hayal ederek değil, karanlığın farkına vararak aydınlanır.”
Işık olsun.
Namaste
Yorumlar
Kalan Karakter: