1991'den 2026'ya tam 35 sene ediyor galiba Gurbet Kuşu ile tanışıklığımız.. Çocukluğum.. Beraber çıkarıldığımız okul birinciliği kürsüsü, teneffüslerde 'komisercilik' oynayıp bizi yakalaması.. Haritada ben Hatay'ı bulamamıştım(sanırım heyecandan) ama o Polatlı'yı bulmuştu vallahi.
Derken o gurbet kuşu oldu hakikaten ve Ankara'ya gitti.. yıllar sonra ben de Ankara'ya gittim ve yine yıllarca gezdik dolaştık... Neler yaşandı neler.. Mesela ben bugün cemaat denen yapıyla yan yana bile gelmemişsem gurbet kuşu sayesindedir. Anlatayım.
O zamanlar devlet yurdunda kalırdım ve şartlar hahikaten kötüydü o yıllarda Balgat Yurdu'nda. Ava çıkan cemaatçi ablaların bir arkadaşımı ve beni ikna etmesi çok da zor olmadı. Karar verdim onların yurduna geçecektim. Gurbet kuşu dedi ki 'mutlaka görüşmemiz lazım!' ama onun okulunun şartlarından dolayı görüşecek zamanımız olmadı pek. O akşam üzeri hava kararırken, Sıhhiye köprüsünün altında beş dakika kadar konuştuk ve sonrasında o bahsettiğim değişikliği yapmamaya karar verdim.
Bu vesileyle bir de teşekkür edeyim.
O yüzden Gurbet Kuşu arkadaşım ne dese ya doğrudur yada durup iyice düşünülmelidir. Bir önceki yazıma cevaben, uzun yıllarını Kayseri dışında yaşamış biri de olarak aşağıdaki yazıyı paylaştı benimle. Ben de olduğu gibi sizlerle paylaşmak istedim. Buyrun bir de bu açıdan bakın.
"BAHANELER ÇÖPLÜĞÜNDE ÇÜRÜMEK
Vasatlık, bugün en çok travma kisvesini seviyor. Çünkü bu kılıf, hem sorgulanmaz hem de alkışlanıyor. İnsan, yüzleşemediği eksikliklerini psikolojik etiketlerle kamufle edince, sorumluluk da buharlaşıyor. Artık kimse “olgunlaşmadım” demiyor; “yaralıyım” diyor. Aynı yere çıkıyor ama biri zahmet istiyor, diğeri mazeret.
Olgunlaşmayan kişiliklerin haz odaklı yaşamları, anlık tatminlerle örülmüş bir erteleme cenneti gibi. Her şey hemen olsun isteniyor ama bedel ödemeden. Beklemek yok, emek yok, yük almak yok. Buna rağmen taleplerin sonu gelmiyor. Arz ise keyfe keder; can isterse var, sıkılırsa yok. Hayat bir alışveriş listesine dönüyor ama kasaya gelince herkes ortadan kayboluyor.
Yüzleşmek ağırdır. Farkındalık, insanın kendi aynasında uzun süre bakabilmesini ister. O yüzden aynı döngüde kalmak daha güvenlidir. Monotonluk, zamanla konfor alanı illüzyonu yaratır. Aynı sorunlar, aynı şikâyetler, aynı hayal kırıklıkları… Acı bile tanıdık olunca yastık olur. İnsan değişmektense, çürümeye alışır.
Bu döngüde debelenmek bir noktadan sonra kader sanılır. Oysa bu bir seçimdir. Her gün yeniden yapılan, sessiz bir tercih. Kimse zincirlenmez; insanlar çoğu zaman anahtarı yere bırakıp “böyleymiş” der. En tehlikelisi de budur: İnsanın kendi vazgeçişini felsefe diye sunması.
Yolun sonu nereye varır?
Güzelliklerden bihaber heba edilmiş bir ömre. Ruhun çoktan öldüğü ama bedenin hâlâ ona yetişmeye çalıştığı bir bekleyişe. Zaman akar, içi boştur; dolu gibi görünür ama yankıdan ibarettir. Ve en sonunda, insanı kıskaca alan bir yalnızlık kalır. Kalabalıkların ortasında bile insan kendine temas edemez.
Çünkü yüzleşmeyen insan, başkasına da temas edemez.
Çünkü sorumluluk almayan biri, sevemez.
Çünkü büyümeyen ruh, ne acıyı dönüştürebilir ne de güzelliği taşıyabilir.
Bu çağın en büyük trajedisi mutsuzluk değil; uyanmamaya razı olunmasıdır. Ve belki de en büyük cesaret, yaraları kutsamayı bırakıp, onları iyileşmenin ham maddesi yapmayı göze almaktır.
İşte o zaman hayat mucize olmaz belki, ama gerçek olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: