Cicero’nun şu sözü zamanın içinden bize doğru yürür:
“Bir devletin çöküşü ani değildir; önce doğrular alaya alınır, sonra yanlışlar normalleşir.”
Bu cümle, yalnız Roma’ya değil, insanın kurduğu her düzene aittir. Çöküş, bir sabah ansızın gelen bir felaket değildir; bir zihniyet kaymasıdır. Önce hakikat küçümsenir. Erdem “saflık” sayılır. Adalet talebi “aşırılık” diye yaftalanır. Sonra yavaş yavaş eğrilik sıradanlaşır. İnsan, alıştığı şeye itiraz etmeyi bırakır. İşte asıl kırılma orada başlar.
İslam’ın siyasallaşması meselesine de bu gözle bakmak gerekir.
İslam, doğduğu anda bir ahlak devrimiydi. Önce insanın içini inşa etti: doğruluk, emanet, merhamet, ölçü, kul hakkı. Gücü değil sorumluluğu merkeze aldı. Peygamber’in Medine’de kurduğu düzen bile önce kalplerin inşasına dayanıyordu. Siyaset, ahlakın gölgesinde yürüyordu; ahlak siyasetin değil.
Ne zaman ki din, insanı terbiye eden bir iç muhasebe olmaktan çıkıp, kalabalıkları mobilize eden bir kimlik aracına dönüştü, orada bir risk başladı. Çünkü din, kutsallık taşır. Kutsal olan siyasete temas ettiğinde, siyaset eleştirilemez zırhlar edinir. Ve işte tam bu noktada Cicero’nun sözü yankılanır: önce doğrular alaya alınır.
Hakikat söyleyen, “fitneci” diye anılır. Adalet talep eden, “düzeni bozuyor” denilerek susturulur. Dinin özündeki merhamet, yerini sloganlara bırakır. Samimiyet, yerini gösterişe terk eder. İbadet ruh olmaktan çıkar, kimlik işaretine dönüşür. İnsan, Allah için değil, tarafı için konuşmaya başlar.
Sonra yanlışlar normalleşir.
Güç için yapılan tavizler “maslahat” diye adlandırılır. Adaletsizlikler “büyük resim” gerekçesiyle görmezden gelinir. Din, kalbi arındıran bir çağrı olmaktan çıkıp, politik aidiyetin mühürüne dönüşür. Böylece inanç, insanı yüceltmek yerine onu saflaştırılmış bir taraftarlığa indirger.
Oysa İslam’ın özü siyaset üstüdür. Kur’an’ın dili iktidarı kutsamaz; sorumluluğu hatırlatır. “Adaletle hükmedin” der, ama adaleti sadece mahkeme salonlarına değil, kalbe emanet eder. Peygamber’in hayatı gösterir ki güç, emanettir; emanet ise titreyerek taşınır.
Din siyasallaştığında iki şey olur:
Birincisi, siyaset dinin saygınlığından beslenir.
İkincisi, din siyasetin hatalarından yara alır.
Toplumun zihninde şu kırılma oluşur: eleştirilen artık bir yönetim değil, kutsalın kendisi gibi algılanır. Ve böylece eleştiri alanı daralır. Oysa sağlıklı bir toplumda hem siyaset hem de din, ayrı alanlarda ama birbirini ahlaken denetleyen iki unsurdur. Biri diğerini araçsallaştırdığında denge bozulur.
Cicero’nun Roma’sı çökerken de benzer bir süreç yaşandı. Erdem, yerini çıkarcılığa bıraktı. Cumhuriyet ideali, kişisel iktidar hırsına yenildi. Halk, alıştı. Alışmak en tehlikeli eşiktir. Çünkü insan alıştığı şeyi sorgulamaz.
İslam’ın siyasallaşması tartışılırken asıl sorulması gereken şudur:
Din, insanı daha adil, daha merhametli, daha dürüst yapıyor mu?
Yoksa sadece daha keskin, daha öfkeli, daha tarafgir mi?
Eğer din, insanın kalbinde tevazu üretmiyorsa;
eğer güçle temas ettiğinde hesap verebilirlik kayboluyorsa;
eğer eleştiri ihanet sayılıyorsa;
orada Cicero’nun uyarısı yeniden duyulur.
Çöküş bir günde olmaz. Önce doğrular hafife alınır. Sonra yanlışlar sıradanlaşır. En sonunda insanlar, bir zamanlar itiraz ettikleri şeyleri savunurken bulurlar kendilerini.
Ama umut da buradadır.
Çünkü her toplumda, her çağda, hakikati hatırlatan küçük bir vicdan azınlığı vardır. Din siyasallaşabilir; fakat iman bireyseldir. Güç kirlenebilir; ama ahlak her zaman yeniden dirilebilir. Sorun dinin varlığı değil, onun hangi niyetle kullanıldığıdır.
Belki de mesele şudur:
Din, iktidarı kutsamak için mi var;
yoksa iktidara sınır çizmek için mi?
Eğer ikinciyi seçersek, ne Roma’nın kaderi tekrarlanır ne de inanç, politik rüzgârlarda savrulur. Çünkü hakikat alaya alınsa da, bir yerlerde yine ayağa kalkacak bir yürek bulur. Ve yanlışlar normalleşse bile, bir vicdan onları yeniden sorgular.
Devletler yıkılabilir. İktidarlar değişebilir.
Ama adalet ve hakikat, onları savunacak insanlar oldukça tamamen kaybolmaz.
Çünkü gerçek çöküş, sarayların yıkılması değildir;
gerçek çöküş, vicdanların susmasıdır.
Ve unutma:
Bir toplum doğruları savunmayı bıraktığı gün değil, yanlışlara alıştığı gün kaybeder
Yorumlar
Kalan Karakter: