2026 Dünya Kupası'na büyük umutlarla gittik, ancak daha grup aşamasında yaşananlar Türk futbolunun yıllardır çözemediği sorunları bir kez daha gözler önüne serdi. Avustralya karşısında alınan mağlubiyetin ardından Paraguay karşısında da benzer bir senaryonun yaşanması, ortada tesadüf değil, yapısal bir problem olduğunu gösterdi. İki maç sonunda sıfır puan ve turnuvaya erken veda... Acı olan ise sonucun kimseyi şaşırtmaması.
Avustralya maçında topa yüzde 72 oranında sahip olduk. Tam 30 şut attık, rakip ceza sahasında 51 kez topla buluştuk, 8 korner kullandık. Ancak bütün bu rakamlar tabelaya yansımadı. Futbolun güzelliği de acımasızlığı da burada ortaya çıkıyor. Topa sahip olmak, çok şut çekmek ya da istatistiklerde üstün görünmek tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Önemli olan üretmek, sonuç almak ve rakibe zarar verebilmek.
Paraguay karşısında ise tablo daha da düşündürücüydü. Yüzde 79 topa sahip olma oranı, 32 şut, rakip ceza sahasında 50 topla buluşma ve 12 korner... Dahası, rakibiniz ikinci yarının tamamını 10 kişi oynuyor. Buna rağmen gol bulamıyorsunuz. Üstelik maç boyunca net pozisyon sayınız yok denecek kadar az. Futbolun en temel gerçeği olan "bitiricilik" konusunda ne kadar geride kaldığımızı bu maç kadar net anlatan başka bir örnek bulmak zor.
Aslında iki karşılaşma da birbirinin kopyası gibiydi. Rakipler savunmaya çekildi, biz top çevirdik. Rakipler fırsat buldu, değerlendirdi. Biz ise oyunun büyük bölümünü rakip yarı sahada geçirirken üretkenlikten uzak kaldık. Topun sizde olması oyuna hükmettiğiniz anlamına gelmiyor. Bugünün futbolunda önemli olan, topu ne kadar süre tuttuğunuz değil, onunla ne yaptığınızdır.
Daha maçların başında ve ilk yarısında yenilen goller de ayrı bir soruna işaret ediyor. Dünya Kupası seviyesinde mücadele ederken oyuna bu kadar kırılgan başlamak kabul edilemez. İlk darbeyi yediğinde dağılan, morali bozulan ve özgüvenini kaybeden bir takım görüntüsü verdik. Büyük takımlar ve büyük milli ekipler, zor anlarda ayakta kalabilenlerdir. Biz ise iki maçta da ilk sarsıntıda dengemizi kaybettik.
Turnuva öncesi yaşanan tartışmalar da futbolun önüne geçti. Takım kaptanlarının Fenerbahçe başkanlık seçimleriyle ilgili seçim malzemesi olmaları ve günlerce konuşulmaları, ardından ilk maç sonrasında yapılan gereksiz polemikler ve federasyon cephesinde yaşanan krizler, milli takımın sahaya odaklanmasını zorlaştırdı. Dünya Kupası gibi bir organizasyona giderken gündemin futbol değil, futbol dışı konular olması zaten başlı başına bir problemdi.
Bugün gelinen noktada yalnızca teknik heyeti, yalnızca futbolcuları ya da yalnızca federasyonu suçlamak kolaycılık olur. Çünkü başarısızlık zincirinin halkaları birbirine bağlı. Kulüplerden federasyona, yöneticilerden futbolculara kadar herkesin pay sahibi olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Sorun birkaç maçlık değil, yılların birikimi olan yanlışların sonucudur.
Dünya futbolu sürekli gelişiyor. Avrupa'nın önde gelen ülkeleri yeni sistemler kuruyor, Asya ülkeleri altyapı yatırımlarının meyvelerini topluyor, Afrika ülkeleri her turnuvada seviyelerini biraz daha yukarı taşıyor. Biz ise hâlâ iç çekişmeler, günlük tartışmalar ve futbol dışı gündemlerle vakit kaybediyoruz. Dünya başka bir hızla ilerlerken bizim yerimizde saymamız artık sürpriz değil.
Sonuç olarak Dünya Kupası'na değil, aslında kendi gerçeklerimize erken veda ettik. Bu iki maç, Türk futbolunun aynası oldu. O aynada gördüğümüz manzara ise pek iç açıcı değil. Şimdi soru şu: Bu başarısızlıktan gerçekten ders çıkaracak mıyız, yoksa birkaç gün üzülüp ardından yeni tartışmaların peşine mi düşeceğiz? Eğer ikinci yolu seçersek, bugün yaşadığımız hayal kırıklığını gelecekte de yaşamaya devam edeceğiz. Yazık oldu; hem Dünya Kupası hayaline hem de milyonlarca insanın kursağında kalan umutlarına.
Yorumlar
Kalan Karakter: