AK Parti’nin bugün oturup en soğukkanlı biçimde konuşması gereken mesele şudur:
Dış politikada, savunma sanayiinde, terörle mücadelede ve stratejik devlet aklında tarihî başarılar varken, neden sandıkta karşılığı sınırlı kalıyor?
Daha da önemlisi…
Rakipsiz olduğu bir tabloda, hâlâ kendi iç kavgalarıyla boğuşan, yolsuzluk iddialarından kurtulamayan, terörle arasına net bir mesafe koyamayan CHP ile anketlerde nasıl baş başa geliniyor?
Bu soru hafife alınacak bir soru değildir.
Tam aksine, AK Parti açısından alarm zillerinin çaldığını gösteren temel göstergedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel fırtınaların ortasında devleti ayakta tutmaya çalışırken; önüne sürekli “tedbir”, “kısıtlama”, “kemer sıkma” paketleri konulması artık sadece ekonomik değil, siyasi bir probleme dönüşmüş durumda. Çünkü bu paketlerin faturası sahada teşkilata, sandıkta partiye kesiliyor.
Teşkilatların bir bölümünde ise tehlikeli bir konfor alanı oluşmuş durumda.
“Ekonomi kötü, elimiz kolumuz bağlı” mazereti, sahaya çıkmamanın, milletle dertleşmemenin bahanesi haline gelmiş. Oysa siyaset tam da zor zamanlarda yapılır. Zor zamanlarda milletin kapısı çalınmazsa, sandıkta o kapı bir daha kolay açılmaz.
Elbette istisnalar var.
Canla başla çalışan, yükü omuzlayan, sahayı bırakmayan teşkilatlar var. Onları tenzih etmek gerekir. Ama genel fotoğraf, “Reisin sırtına binip seçimi kazanma” alışkanlığının hâlâ kırılamadığını gösteriyor. Buna bazı milletvekilleri de, bürokrasinin büyük kısmı da dahil.
Gerçek şu ki; vatandaş bugün dış politikadaki hamleleri sofrada hissetmiyor.
Savunma sanayiindeki başarıyı takdir ediyor ama tenceredeki yangın o takdiri bastırıyor.
Bu noktada Hazine ve Maliye yönetiminin şunu çok net görmesi gerekiyor:
Enflasyonla mücadele bir zorunluluk olabilir ama bu mücadele, seçmeni partiden koparan bir dile ve pratiğe dönüşmüşse, burada durup yeniden düşünmek gerekir. “Şart” denilerek yapılan her uygulama, siyasette sonuç üretmiyorsa, o şartlar yeniden yazılmalıdır.
Bu millet devleti için fedakârlık yaptı.
Deprem bölgesine akan kaynakların yükünü omuzladı.
Zor günlerde sabır gösterdi.
Ama sabrın da bir eşiği vardır.
Rahmetli Süleyman Demirel’in o meşhur sözü bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan meselesi ise ayrı bir yerde duruyor.
Bu millet Erdoğan’ı sadece bir parti lideri olarak görmüyor. Kızıyor, eleştiriyor ama sandıkta yine gidip oy veriyor. Çünkü onu siyaset üstü bir yerde konumlandırıyor.
Ancak parti aynı krediyi sınırsız biçimde kullanamaz.
Eğer gidişat böyle devam ederse, seçmen Cumhurbaşkanına oy verip partiye “ders” verme yoluna gidebilir. Bu ihtimali görmezden gelmek, yaklaşan sandığı görmemekle eşdeğerdir.
2026…
2027…
Zaman gerçekten su gibi akıyor.
Bugün yapılması gereken şey çok açık:
Milletin ekonomi gündemini aşağı çekmek, vatandaşın sofrasına dokunmak ve “nasıl daha çok alırız” paketleri yerine “nasıl daha güçlü destek veririz” paketlerini masaya koymak.
Aksi halde okyanusları geçen bir siyasi hareketin, kendi denizinde yorulmasına hep birlikte şahit oluruz.
Ve bu, ne bu ülkenin ihtiyacıdır…
Ne de bu milletin hak ettiği bir sonuçtur.
Kalın Sağlıcakla...
Yorumlar
Kalan Karakter: