Bazı yıllar vardır; takvim yapraklarından değil, kalpten düşer. 1980’ler ve 1990’lar da öyle yıllardı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o günleri özlemle anmamızın sebebi sadece çocukluk ya da gençlik değil; zamanın gerçekten daha yavaş, daha insani akmasıydı.
Sabahlar radyoyla başlardı. Cızırtılı bir sesin arasından gelen tanıdık bir şarkı, evin içini doldururdu. Çaydanlık ocağın üstünde sabırla kaynar, kimse bir yere yetişme telaşı yaşamazdı. Gün, acele etmeden başlardı hayata.
Sokaklar çocuktu o zamanlar. Dizleri yara bere içinde, cepleri bilye dolu çocuklar… Akşam olunca sokak lambaları yanar, annelerin sesi yankılanırdı mahallede. O ses, bugünkü alarmlardan çok daha etkiliydi; eve dönmek için yeterliydi.
Televizyon tek kanallıydı ama herkes aynı hayali izlerdi. Bir dizi başladığında mahalle sessizliğe bürünür, reklam aralarında çaylar tazelenirdi. Paylaşmak vardı; ekranı da, anı da.
90’lara geldiğimizde kasetler girdi hayatımıza. Kalemle sarılan bantlar, sabırla beklenen şarkılar… Walkman’de çalan bir parça, insanın ruhuna eşlik ederdi. Mektuplar vardı; beklemek vardı. Bir “merhaba”nın kıymeti, günlerce süren bir özlemle ölçülürdü.
Telefonlar kablolu, konuşmalar cesurdu. Mahalle bakkalı borcu deftere yazardı, kimse güvensizlik kelimesini bilmezdi. Kimse büyümeye acele etmezdi; çünkü çocukluk uzun sürerdi o yıllarda.
Şimdi her şey daha hızlı. Daha çok şey var ama daha az hatıra birikiyor sanki. Yine de eski bir şarkı çaldığında, sararmış bir fotoğraf elimize geçtiğinde, o yıllar usulca geri geliyor. Kapıyı çalıyor, “Beni hatırladın mı?” diyor.
Ve biz gülümsüyoruz…
Çünkü biliyoruz:
Bir zamanlar zaman gerçekten daha yavaştı.
Kalın Sağlıcakla...
Yorumlar
Kalan Karakter: