George R. R. Martin’in “Buz ve Ateşin Şarkısı” romanlarından uyarlanan ve HBO tarafından yayımlanan Game of Thrones dizisi, pek çok unutulmaz karakter ve tehdit unsuru barındırmaktadır. Ancak dizinin belki de en büyük ve en korkunç tehdidi, Ölüler Ordusu olarak bilinen varlıklardır. Yedi Krallık’ın güneyinde yaşayan insanlar taht kavgalarıyla birbirini yerken, Kuzey’in ötesinde sessizce büyüyen bu tehdit, tüm yaşayan dünyayı yok etme potansiyeline sahip bir güç olarak hikayenin merkezine oturmuştur.
Ölüler Ordusu, Gece Kralı’nın liderliğinde hareket eden, hayatını kaybetmiş insan ve yaratıklardan oluşan devasa bir kuvvettir. Gece Kralı, binlerce yıl önce Çocuklar tarafından bir silah olarak yaratılmış, ancak zamanla kontrolden çıkmış kadim bir varlıktır. Öldürdüğü ya da dokunduğu her canlıyı yeniden diriltebilme gücüne sahip olan Gece Kralı, ordusu için sınırsız bir kaynak oluşturmaktadır. Bu özellik, Ölüler Ordusu’nu sıradan bir düşmandan çok daha tehlikeli kılmaktadır; zira kaybedilen her savaş, düşmanın saflarını daha da güçlendirmektedir.
İşte tam bu noktada, Doğu’nun büyük düşünürü Bediüzzaman Said Nursi’nin derin bir kavramı zihnimizde belirir: “Muharrik cenazeler.” Nursi, bu çarpıcı ifadeyle ruhen ölmüş, içi boşalmış, yalnızca bedensel bir varoluşu sürdüren insanları tanımlamaktadır. Ona göre hakiki manada yaşamak, yalnızca nefes almak değil; vicdanla, imanla ve hakikat şuuruyla var olmaktır. Bundan yoksun olan insan, dışarıdan hareketli görünse de özünde bir cenazeye dönüşmüştür.
Bu noktada İslam tasavvufunun büyük kutbu, Geylani Hazretleri olarak da bilinen Abdülkadir Geylani’nin şu sözü tüm bu tabloya derin bir ışık tutar:
“Kalbin ölümü, cehaletten değil; günahların birikmesinden kaynaklanır. Kalbi dirilten ise dünya sevgisini ondan söküp atmaktır.”
Bu söz, Said Nursi’nin muharrik cenazeler kavramıyla adeta el ele tutuşmaktadır. Geylani’ye göre insan bedeni ayaktayken bile kalbi ölü olabilir. Günah, gaflet ve dünya hırsı kalbi adım adım söndürür; geriye yalnızca işleyen bir beden, yani yürüyen bir ceset kalır. Bu, Game of Thrones’taki Wight’lardan, yani Gece Kralı’nın dirilttiği ölülerden ne kadar da farklıdır? Her ikisi de dışarıdan hareketlidir; ancak içlerinde hakiki bir hayat kıvılcımı yoktur.
Sonuç olarak asıl ölüm, mezarda başlamaz; kalbin ilk susmaya yüz tuttuğu o anda, gözlerin hırsla dünyaya yapıştığı o kırılgan anda başlar. Haset, insanı içten içe kemiren en kadim ölümdür; başkasının ışığını söndürmeye çalışırken kendi alevini tüketen, farkında olmadan kendi cenazesini hazırlayan karanlık bir yangındır. Kıyaslamak ise bu yangına körükle gitmektir; insan, başkasıyla ölçtükçe kendinden uzaklaşır, başkasının hayatında kaybolur ve sonunda ne olduğunu, ne olmak istediğini unutur. Gaflet bu yolculuğun en sinsi yol arkadaşıdır; ne acı verir ne de uyarır, yalnızca uyutur. Ve dünya sevgisi… İşte o, Gece Kralı’nın ta kendisidir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılanlar, farkında olmadan onun ordusuna katılmaktadır. Her geçen gün biraz daha soğuyan, biraz daha ağırlaşan, biraz daha kalabalıklaşan o orduya. Oysa ne Martin’in ejderhası ne Nursi’nin kalemi ne de Geylani’nin feryadı boşuna yükselmiştir: Gerçek diriliş, toprağın altında değil; henüz nefes alırken, henüz vakit varken, kalbin derinliklerinde başlar. Ölmeden önce öl ki, gerçekten yaşayabilesin.
Yorumlar
Kalan Karakter: