Geçenlerde, bir sosyal medya hesabında 'Kayseri'de boşanma oranı 25 yılın rekorunu kırdı! Peki suç kimde? Eskiler mi çok sabırlıydı, şimdikiler mi sabırsız?' başlığıyla bir paylaşım gördüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Paylaşımda oran diye söylenen şey, oran değil sayı ve onun da artan şehir nüfusuna oranı gibi bir veri de yok. Ama eleştireceğim kısım buralar değil. Gözlem olarak çoğumuz eskiye göre boşanmalar arttı diye konuşuruz. Buraya bir bakmak istedim kendi penceremden.
Her zamanki gibi birileri hemen teşhisi koymuş:
"Eskiler daha sabırlıydı, şimdiki gençler en ufak şeyde boşanıyor." Ne kadar tanıdık, ne kadar konforlu bir açıklama. Çünkü bu cümle sayesinde kimse geçmişe dürüstçe bakmak zorunda kalmıyor. "Eskiler sabırlıydı" deniyor.
Peki tam olarak kim sabırlıydı?
Kocası tarafından sürekli aşağılanan kadın mı? Şiddet gördüğü halde gidecek yeri olmayan kadın mı? Ekonomik gücü olmadığı için yıllarca istemediği bir evliliğin içinde sıkışıp kalan kadın mı? Mahallenin, akrabaların ve ailenin baskısından korktuğu için ses çıkaramayan kadın mı?
Bunlara sabır diyorsanız, sözlüğü yeniden yazmak gerekir.
Çünkü çaresizliğe sabır, mecburiyete erdem, sessizliğe olgunluk demek gerçeği değiştirmiyor. Eskiden boşanmak sadece bir hukuki süreç değildi. Özellikle kadınlar için sosyal bir infazdı. "Dul" sıfatı, bazı çevrelerde karakter değerlendirmesine dönüşüyordu. Baba evine dönmek ayıptı. Dönse yük sayılabilirdi. Çalışmıyorsa ekonomik bağımsızlığı yoktu. Çalışıyorsa bile toplumun baskısı yakasını bırakmıyordu. Bugün bazıları bu tabloyu romantikleştiriyor. Sanki geçmişte herkes birbirine büyük aşkla bağlıydı da insanlar olağanüstü bir fedakârlıkla evliliklerini yürütüyordu.
Hayır.
Geçmişte insanların önemli bir bölümü mutsuzluklarını gizlemek zorundaydı. Bugün ise gizlemek zorunda değiller. Asıl değişen şey bu. Fakat işin bir de kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği tarafı var. Bazı erkekler evliliğe hâlâ annelerinin evinden çıkıp eşlerinin evine taşınmak gibi bakıyor. Çocukluktan itibaren yatağı toplanmış. Çamaşırı yıkanmış. Yemeği önüne gelmiş. Dağınıklığı görünmez olmuş. Ev işi denilen şey başkalarının yaptığı bir hizmet olarak algılanmış. Sonra evleniyor. Karşısındaki kadın da çalışıyor. Sabah işe gidiyor. Akşam geliyor. Evin yükünü taşıyor. Çocukla ilgileniyor. Yaşamı organize ediyor. Ve bir gün soruyor: "Bu evde neden yetişkin sayısı iki ama sorumlulukların sahibi bir kişi?" İşte bazı erkeklerin "aile kurumunun çöküşü" dediği şey tam olarak burada başlıyor. Çünkü yıllarca doğal kabul edilen ayrıcalıklar, ilk kez pazarlık masasına geliyor. Bulaşık makinesini çalıştırmak devrim değil. Kendi çocuğuna bakmak kahramanlık değil. Kendi evinin işini yapmak eşe yardım etmek değil. Bunlar yetişkin olmanın en temel gerekleri. Ama yıllarca alkışlarla büyütülen erkek çocuklarına bunu anlatmak bazen toplumsal cinsiyet semineri vermekten daha zor olabiliyor. Boşanmaların artması elbette tek bir nedene bağlanamaz. Ekonomik krizler vardır. İletişim sorunları vardır. Değişen beklentiler vardır. Ama her boşanma haberinin altına "gençler sabırsız" yazmak, depremi görünce "binalar eskisi kadar saygılı değil" demeye benziyor. Belki insanlar daha sabırsız değil. Belki ilk kez kendilerine yapılan haksızlıklara karşı daha az tahammüllüler. Belki ilk kez mutsuzluğu kader sanmıyorlar. Belki ilk kez "idare et" öğüdünün her zaman bir erdem olmadığını görüyorlar. Ve belki de bazılarını asıl rahatsız eden şey boşanmaların artması değil. Kadınların artık gitme seçeneğinin olması. Çünkü bir toplumda insanların ayrılabilme özgürlüğü yoksa, birlikte kalmalarının da çok büyük bir anlamı yoktur. Sonuçta zincire vurulmuş insanların birbirinden ayrılmaması, mutlu olduklarını göstermez.
Sadece zincirin hâlâ yerinde olduğunu gösterir.
Yorumlar
Kalan Karakter: