Hayatı bir görev listesi gibi yaşamaya başladığımızda, deneyimlerin üzerimizde bıraktığı izi kaçırıyoruz. Bir konuşmadan diğerine, bir başarıdan yeni bir hedefe geçiyor, durmadan yeni dopamin kaynakları arıyoruz. Oysa bazı şeylerin anlamı ancak sessizlikte hissedilir. Bir eylemden sonra oluşan o küçük boşlukta…
Yogada bunu çok net deneyimlersin. İki poz arasında ya da bir akışın sonunda beklersin. Kalp atışını fark edersin, nefesini dinlersin, bedeninin sana ne söylediğini hissedersin. Olanı değiştirmeye çalışmadan, sadece olmasına izin verirsin. Ve belki de en önemli şeyi öğrenirsin:
Her eylemden sonra durup, “Bu bana nasıl hissettirdi?” diye sorabilmeye ihtiyacımız var.
Ama modern dünya boşlukla pek barışık değil. Sürekli hareket öneriliyor. Sabah erken kalk, rutinin olsun, kahveni demle, kitap oku, üretken ol… Adına da “sakin sabah” densin. Dinlenmek bile çoğu zaman bir performans göstergesine dönüşüyor.
Oysa benim bahsettiğim şey başka.
Hiçbir şey yapmamak.
Bir sonuç beklemeden, kendini yargılamadan, sadece öylece durmak. Beklemek. Sessiz kalmak.
Çünkü yaratım enerjisi tam da orada doğuyor.
Karanlığın içindeki bir tohum gibi.
Anne rahmindeki bir bebek gibi.
Henüz görünmeyen ama oluşmakta olan bir şey vardır o sessizliğin içinde.
Elbette ölçümüz yine dengedir. Nerede boşluğa alan açtık, nerede ataletin bizi esir almasına izin verdik; bunu dürüstçe gözlemleyebilmek gerekir. Eylem ve boşluk birbirinin zıttı değil, tamamlayıcısıdır. Biri diğerini görünür kılar, biri diğerine anlam verir.
Çünkü hayat, yaptıklarımız kadar aralarında bıraktığımız boşluklarda da şekillenir.
Bir ağacın büyümesi için nasıl köklerinin toprağın derinliklerinde sessizce yayılmasına ihtiyaç varsa, bizim de zaman zaman durmaya, dinlemeye ve içimizde olup biteni duymaya ihtiyacımız var.
Kök salacak kadar durmak, göğe yükselecek kadar hareket etmek…
Çünkü bazen hayatı büyüten şey, attığımız adım değil; o adımın içimizde bıraktığı izdir.
Işık olsun
Namaste
Yorumlar
Kalan Karakter: