Bu dosyanın peşine düştüğüm ilk günü dün gibi hatırlıyorum.
Karşımda, aylarca hastanede tedavi gören bir insan vardı. Adı Cafer Bıyıklı...
Yoğun bakımda yaşam mücadelesi verirken, taburcu olduktan sonra adına kanser ilaçları yazıldığını öğrenmişti. Üstelik o ilaçlar ne kendisine ulaşmıştı ne de kendisi tarafından alınmıştı.
Olayı fark eder etmez SGK'ya başvurdu.
Ardından da bana geldi.
"Yusuf Bey, benim başıma geleni araştırın." dedi.
İşte bu dava, bir vatandaşın feryadıyla başladı.
Sonrasında Gastepress.com'da yaptığımız haberler yayınlandı. Kamuoyu gerçeği öğrendi. Ardından savcılık harekete geçti. Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü tam üç ay boyunca teknik ve fiziki takip yaptı.
Ve sonunda...
Eczacılar, kalfalar ve ecza deposu çalışanlarının da bulunduğu 12 kişiye yönelik operasyon gerçekleştirildi.
O günden bugüne kadar bu dosyanın her satırını, her gelişmesini, her duruşmasını takip ettim.
Bugün de Kayseri 19. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeydim.
İkinci duruşmayı yine salonda, en ön sıradan izledim.
Operasyondan sonra tutuklanan ve daha sonra tahliye edilen eczacı E.A. ilk kez hâkim karşısına çıktı.
Mahkemede söyledikleri dikkat çekiciydi.
"Reçeteler e-reçete olarak bize geliyordu."
"Genellikle reçeteler kalfam E.Ö. üzerinden gelirdi."
"İlaçları çoğu zaman hastaneye E.Ö. götürürdü."
"Sadece bir kez ben götürdüm. Hastaneyi E.Ö. aradı, benim geldiğimi söyledi. Gelen hastane personeline teslim ettim."
Bu ifadeler mahkeme tutanaklarına geçti.
Ardından hâkim, yaklaşık 700 bin liralık banka hareketlerini sordu.
İşte duruşmanın en dikkat çekici anlarından biri de buydu.
E.A., bu ödemelerin maaş olduğunu söyledi.
Ancak hâkim dekontları tek tek önüne koydu.
Bazılarının açıklama kısmında "İlaç", bazılarında ise "Aracılık" yazıyordu.
Hâkim bunun nedenini sordu.
E.A. ise ne diyeceğini adeta bilemedi.
"Üzerinden uzun zaman geçti. Hatırlamıyorum. O dönem öyle yazıp göndermiş olabilirim." demekle yetindi.
Ancak bugün bir gerçeği kamuoyunun bir kez daha bilmesi gerekiyor.
Bu dosya sadece Cafer Bıyıklı'dan ibaret değil.
Soruşturma dosyasında Cafer Bıyıklı dışında aynı yöntemle adına ilaç yazıldığı belirlenen tam 10 hasta daha bulunuyor.
Ve ne acıdır ki, bugün o 10 hastanın tamamı hayatını kaybetmiş durumda.
İşte tam da bu nedenle Cafer Bıyıklı'nın cesareti bu dosyanın dönüm noktası oldu.
Şunu açık yüreklilikle söylüyorum...
Eğer bugün Cafer Bıyıklı da vefat etmiş olsaydı, büyük ihtimalle bu usulsüzlük hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı.
Bu dava açılmayacaktı.
Biz bu haberleri yapamayacaktık.
Kamuoyu milyonlarca liralık bu iddialardan haberdar olamayacaktı.
Belki de dosya, onlarca evrakın arasında sessizce kapanıp gidecekti.
İşte bu yüzden bir vatandaşın şüphesi, bir gazetecinin ısrarı ve devletin yürüttüğü soruşturma bugün bu davayı mahkeme salonuna taşıdı.
Peki...
Bu davanın asıl düğüm noktası neresi?
Ben aylardır aynı şeyi söylüyorum.
Bu davanın merkezinde e-imzalar var.
Doktorların e-imzalarını kim kullandı?
Kim reçete oluşturdu?
Kim sisteme giriş yaptı?
Kim bu ilaçları yazdı?
Bu soruların cevabı verilmeden bu dosya nasıl aydınlanacak?
Ben bunu ilk günden beri yazıyorum.
Üstelik bunu bana söyleyen de bizzat doktorlardan biriydi.
Cafer Bıyıklı olayı ilk bana anlattığında hastanın doktoru Ali Ünal ile telefonda görüştüm.
Bana aynen şunu söyledi:
"Yusuf Bey, evet böyle bir durum yaşanmış. Sizin araştırdığınızı duyduk. İmzalarımızı sekreterimiz kullanmış. İlaçları o yazmış. Bizim bilgimiz dışında gerçekleşmiş. Biz de şikâyetçi olacağız."
Bu sözleri bana söyleyen ben değildim.
Bunu söyleyen doktorun kendisiydi.
Peki bugün ne oldu?
Aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Erciyes Üniversitesi'nin hazırlaması gereken rapor mahkemeye ulaşmadı.
Mahkeme bugün bir kez daha aynı kararı verdi.
"Rapor gönderilsin."
Yine aynı bekleyiş.
Yine aynı gecikme.
Yine aynı belirsizlik.
Ben şimdi Erciyes Üniversitesi yönetimine açıkça soruyorum.
Bu rapor neden hâlâ hazırlanıp mahkemeye gönderilmedi?
Neyi bekliyorsunuz?
Bu raporun gecikmesinin makul bir açıklaması var mı?
Yoksa kamuoyunun bilmediği başka gelişmeler mi yaşanıyor?
Bu soruların cevabını artık herkes merak ediyor.
Daha da ilginci...
Doktorların e-imzalarını kullandığı iddia edilen sekreter M.Ç. hâlâ hastanede görev yapıyor.
Eğer doktorlar gerçekten "İmzalarımız bilgimiz dışında kullanıldı." diyorsa...
Neden kendi e-imzalarını kullandığını söyledikleri kişinin üzerine gitmiyorlar?
Neden üniversite yönetimine baskı yapıp iç soruşturmanın tamamlanmasını istemiyorlar?
Neden kamuoyuna çıkıp açık bir açıklama yapmıyorlar?
Ama gazeteciye dava açılıyor.
Soruyorum...
Gazeteciyi susturmaya çalışınca gerçekler değişiyor mu?
Haber yapanı hedef göstermek, e-imzaları kullandığı iddia edilen kişiyi sorgulamaktan daha mı kolay geliyor?
Ben bu dosyanın peşini ilk günden beri bırakmadım.
Bugün de bırakmıyorum.
Yarın da bırakmayacağım.
Çünkü burada mesele yalnızca birkaç reçete değildir.
Burada mesele insanların sağlık sistemine olan güvenidir.
Burada mesele devletin ödediği milyonlarca liranın hesabıdır.
Burada mesele yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren insanların adına yazılan ilaçlardır.
Burada mesele "Ben yazmadım." diyen doktorlarla, "Bana e-reçete geldi." diyen eczacılar arasındaki büyük çelişkidir.
Ve burada mesele, Erciyes Üniversitesi'nin hazırlayıp mahkemeye sunması gereken rapordur.
Artık bu dosyada hastalar konuştu.
Sanıklar konuştu.
Eczacılar konuştu.
Emniyet konuştu.
Savcılık konuştu.
Mahkeme konuştu.
Şimdi sıra Erciyes Üniversitesi'nde.
Bu rapor ne zaman mahkemeye ulaşacak?
Bu rapor neden hâlâ gönderilmiyor?
Çünkü bu soruların cevabı sadece bu davanın değil, kamu vicdanının da cevabını beklediği sorulardır.
Ben bu dosyanın takipçisi olmaya devam edeceğim.
Kim rahatsız olursa olsun...
Gerçek bütün yönleriyle ortaya çıkıncaya kadar yazmaya, sormaya ve takip etmeye devam edeceğim.
Kalın Sağlıcakla...
Yorumlar 12
Kalan Karakter: