Kayseri siyasetinde zaman zaman tansiyon yükselir ama bazı anlar vardır ki sadece tartışmanın içeriği değil, üslubu da konuşulur. Nisan ayı meclis toplantısında yaşanan “bürokrat” gerilimi de tam olarak böyle bir tabloyu önümüze koydu.
Tomarza Belediye Başkanı Osman Koç’un dile getirdiği sorunlara kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. İlçelerle Büyükşehir arasındaki koordinasyon, ulaşım planlaması, yapılan yatırımların karşılık bulup bulmadığı… Bunlar konuşulmalı, eleştirilmeli, hatta ısrarla gündemde tutulmalı. Bu, yerel yönetimin doğasında var.
Ancak siyaset sadece ne söylediğinizle değil, nasıl söylediğinizle de ölçülür.
Koç’un, konuyu meclis kürsüsüne taşıma biçimi, özellikle de Büyükşehir Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’a hitap şekli ve bürokratlar üzerinden kurduğu cümleler, tartışmanın yönünü değiştirdi. “Memduh abi” diyerek başlayan bir eleştirinin, “bürokratlar başkanın önüne geçti” noktasına evrilmesi, doğal olarak işin dozunu artırdı.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Bir belediye başkanının, birlikte çalıştığı bürokratları basının önünde bu şekilde hedef alması, karşı taraftan sert bir refleks doğurur. Nitekim öyle de oldu. Memduh Büyükkılıç’ın “Benim bürokratlarımın hepsi pırıl pırıl” çıkışı aslında bir savunma refleksiydi.
Evet, “senin haddin değil” ifadesi tartışılabilir, hatta onaylanmayabilir. Ama o noktaya gelinen süreci de görmezden gelemeyiz. Çünkü siyasette tepki, çoğu zaman sadece söylenen söze değil, o sözün tonuna verilir.
Burada asıl mesele şu: Bu konu neden bugüne kadar bekletildi? Eğer ortada bir sorun varsa, bu sorun meclis kürsüsüne gelmeden önce de konuşulabilirdi. Kapalı kapılar ardında çözülemeyen meselelerin kamuoyu önüne taşınması bazen gerekli olabilir, ancak bunun da bir dili, bir yöntemi vardır.
Tam da bu noktada aklıma bir isim geliyor: Kazım Yücel.
Kayseri siyasetini yakından takip eden herkes bilir. Yıllarca meclis üyeliği yaptı, grup başkanvekilliği görevinde bulundu. Muhalefet sıralarında oturduğu dönemlerde defalarca bürokratları eleştirdi, yönetimi zorladı, sert konulara girdi. Ama bir şeyi hiç kaybetmedi: üslubunu.
En hararetli tartışmalarda bile cümlelerini keskinleştirirken tonunu kontrol etmeyi bildi. Eleştirisini yaptı ama kişiselleştirmedi. Kurumu yıpratmadan, meseleyi hedef alarak konuştu.
Bugün dönüp baktığımızda, aslında siyasette kalıcılığı sağlayan şeyin tam da bu olduğunu görüyoruz.
Osman Koç’un yaşadığı sorunları dile getirmesi son derece doğal. Hatta gereklidir. Ama aynı doğallık, bu eleştirinin nasıl ifade edildiği konusunda da geçerli olmalı. Çünkü siyaset sadece haklı olmak değil, haklı kalabilme sanatıdır.
Ben yıllardır yerel yönetimleri takip eden bir gazeteci olarak hep aynı yerde durdum: Belediyelerin doğrularına doğru, yanlışlarına yanlış dedim. Siyasi partiler için de bu çizgim değişmedi.
Bugün de aynı yerden söylüyorum:
Eğer siyaset kurumu kendi içinde daha sağlıklı bir dil kurmak istiyorsa, Kazım Yücel gibi örnekleri daha fazla konuşmalı. Hatta önce kendi partilileri bu tarzı benimsemeli.
Belki de bu yüzden Yücel, bugün İYİ Parti’de GİK üyesi ve her seçimde ön sıralarda yer bulabiliyor.
Çünkü siyaset, sadece konuşmak değil; nasıl konuştuğunu da hatırlatan bir hafızaya sahiptir.
Yorumlar
Kalan Karakter: