İnsanlık tarihine uzaktan bakan biri olsaydık, muhtemelen ilk fark edeceğimiz şey çelişkilerimiz olurdu. Daha uzun yaşamak isteriz ama zamanımızı boşa harcarız. Hastalanmamak isteriz ama bedenimize iyi davranmayız. Savaştan nefret ettiğimizi söyleriz ama tarihimizin büyük kısmını savaşlarla yazarız. Birbirimizi sevmek isteriz ama birbirimizi anlamakta zorlanırız. Belki de tam bu yüzden insan olmak, dışarıdan bakıldığında pek cazip görünmeyebilir.
Geçtiğimiz haftalarda okuduğum, Matt Haig'in İnsanlar romanında, son derece gelişmiş bir uygarlıktan gelen bir uzaylı Dünya'ya gelir. Geldiği medeniyet, insanlığın hayal ettiği hemen her şeye sahiptir. Hastalık yoktur. Yaşlanma yoktur. Ölüm neredeyse ortadan kalkmıştır. Teknoloji sayesinde evrenin herhangi bir köşesine ulaşmak sıradan bir iştir. İstediği forma bürünebilir, bilgiye anında ulaşabilir ve bizim çözemediğimiz birçok problemi çoktan çözmüştür. İlk bakışta bu, kusursuz bir medeniyet gibi görünür. Fakat roman ilerledikçe ilginç bir soru ortaya çıkar: Kusursuz olmak gerçekten mutlu olmak anlamına gelir mi? Belki de modern dünyanın en büyük yanılgısı budur. Sürekli eksiklerimizi tamamlamaya çalışıyoruz. Daha çok para kazanırsak mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Daha iyi bir ev, daha iyi bir telefon, daha prestijli bir iş, daha kusursuz bir beden... Liste hiç bitmiyor. Oysa her hedefe ulaştığımızda, yerini yenisi alıyor. Romanın uzaylı kahramanı ise tam tersini keşfediyor. İnsanların sahip olmadığı şeyleri değil, sahip olduklarını fark ediyor.
Bir çocuğun kahkahasını...
Yağmurlu bir günde içilen sıcak çayın huzurunu...
Bir dostun omzuna başını yaslayabilmeyi...
Sevdiği biri için endişelenmeyi...
Bir şarkının insanı yıllar öncesine götürmesini...
Biz bunları sıradan görüyoruz çünkü her gün yaşıyoruz. Oysa dışarıdan bakan biri için bunlar olağanüstü deneyimler olabilir. Belki de insan olmanın en büyük özelliği zekâ değildir. Kırılganlıktır. Çünkü bizi birbirimize yaklaştıran şey mükemmelliğimiz değil, eksiklerimizdir. Hiç kimse kusursuz olduğu için sevilmez. İnsanlar çoğu zaman kusurlarına rağmen değil, biraz da kusurları sayesinde sevilir. Hatalarımız bizi birbirimize benzetir. Bugün yapay zekâdan söz ediyoruz. Genetik mühendisliğinden, yaşlanmayı durduracak tedavilerden, insan ömrünü yüz elli yıla çıkaracak araştırmalardan bahsediyoruz. Belki bir gün bunların bir kısmı gerçekleşecek.Fakat şu soruyu yeterince sormuyoruz:
Ya ölüm ortadan kalkarsa, hayatın anlamı değişir mi?
Bir kitabı değerli yapan şey, sonsuz sayfa içermemesidir. Bir konseri özel yapan, birkaç saat sonra bitecek olmasıdır. Çocukluğumuzun kıymetini, geri gelmeyeceğini bildiğimiz için anlarız. Belki de hayatın en büyük değeri, sınırlı olmasıdır. İnsan sürekli öleceğini bilen tek canlıdır. Bu bilgi bazen korku üretir ama aynı zamanda anlam da üretir. Çünkü zamanın sınırlı olduğunu bilen insan, seçim yapmak zorundadır.
Kimi seveceğine...
Neye inanacağına...
Neyi affedeceğine...
Neyden vazgeçeceğine...
Sonsuz zaman olsaydı, belki hiçbir kararın önemi kalmayacaktı. Romanın en çarpıcı yanı da burada yatıyor. Evrenin en gelişmiş varlıklarından biri sonunda insan olmayı seçiyor. Üstelik bunun ne anlama geldiğini bilerek. Hastalanmayı... Yaşlanmayı... Kaybetmeyi... Ve bir gün ölmeyi kabul ederek. Bu seçim ilk bakışta mantıksız görünüyor. Fakat belki de mantığın açıklayamadığı bazı gerçekler vardır. Sevgi bunlardan biridir. Bir anne çocuğunu matematiksel bir hesapla sevmez. Dostluk bir algoritmanın sonucu değildir. Fedakârlığın da kesin bir formülü yoktur. Hayatı yalnızca verimlilik üzerinden değerlendirdiğimizde insan olmanın en önemli tarafını gözden kaçırıyoruz. Çünkü insan, sadece düşünen bir varlık değildir. Hisseden bir varlıktır. Belki de bu yüzden dünyanın en güzel şiirleri, en büyük besteleri ve en etkileyici tabloları kusursuz insanlar tarafından değil; acı çekmiş, kaybetmiş, özlemiş ve umut etmiş insanlar tarafından üretildi. Kusur bazen üretkenliğin kaynağıdır. Acı bazen merhametin öğretmenidir. Kayıp bazen sevginin gerçek değerini gösterir. Roman bana şu soruyu düşündürdü: Eğer gerçekten seçim yapma şansımız olsaydı, bütün acıları silip ölümsüz olmayı mı isterdik; yoksa sevmeye, üzülmeye, hata yapmaya ve sonunda ölmeye devam eden insanlar olarak kalmayı mı? Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Fakat belki de önemli olan cevap değil, sorunun kendisidir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın en büyük arayışı yalnızca daha uzun yaşamak olmayacak. Daha anlamlı yaşamak olacak. Belki bir gün başka gezegenlere gideceğiz. Belki başka uygarlıklarla tanışacağız. Belki evrenin sırlarını bugün hayal bile edemeyeceğimiz ölçüde çözeceğiz. Ama bütün bunlar gerçekleşse bile, eve döndüğümüzde bizi mutlu edecek şey muhtemelen yine aynı olacak: Kapıyı açan sevdiğimiz bir yüz, paylaşılan bir sofra, içten bir kahkaha, iyi bir kitap ve "iyi ki varsın" diyen bir ses. Belki de insanlığı evrendeki en gelişmiş tür yapan şey zekâmız değildir. Eksiklerimize rağmen sevebilme cesaretimizdir.
Yorumlar
Kalan Karakter: