İnsan ilişkilerinin en temel ve en gizemli duygusu olan sevgiyi anlamaya çalışmak, yüzyıllardır şairlerin, yazarların ve düşünürlerin başlıca uğraşı olmuştur. Bugün sizlere, psikoloji dünyasının önemli isimlerinden Abraham Maslow’un “V-sevgisi” ve “E-sevgisi” kavramlarını, edebiyatın ve şiirin aynasından yansıtarak anlatmak istiyorum.
Maslow, sevgiyi iki temel kategoriye ayırır: Varlık-sevgisi (V-sevgisi) ve Eksiklik-sevgisi (E-sevgisi). Bu ayrım, yalnızca psikolojik bir teoriden ibaret değildir; aynı zamanda binlerce yıllık şiir geleneğinin, roman kahramanlarının iç dünyalarının ve hatta günlük ilişkilerimizin derinliklerinde saklı olan bir hakikati gün yüzüne çıkarır.
V-Sevgisi: Şiirin “Koşulsuz” Seslenişi
V-sevgisi, bir başka insanın varlığına duyulan, hiçbir karşılık beklemeyen, bencil olmayan sevgidir. Bu sevgi türü, sahiplenmekten çok değer vermeyi bilir. İçsel olarak haz vericidir ve kendi başına bir erektir, asla bir araç değildir.
Türk şiirinde bu tür sevginin en güzel örneklerinden biri, Cemal Süreya’nın “Üvercinka” şiirinde saklıdır:
“Bir insanı sevmekle başlar her şey.
İnsanı olduğu gibi sevmek,
onu değiştirmeye kalkmamak.”
Cemal Süreya’nın bu dizeleri, V-sevgisinin en temel özelliğini karşısındakini olduğu gibi kabul etmeyi ne güzel özetler. Maslow’a göre V-sevgisi, “aşkın gözü kördür” söyleminin tam aksine, bireyin gerçek potansiyelini görmesini sağlar. Şairin gözü de tıpkı bunun gibi, sevdiğini idealize etmekten çok, onun en derin ve en doğru halini algılamaya çalışır.
Bir başka çarpıcı örnek ise Mevlâna Celâleddin Rumi’nin “Mesnevi”sinden gelir:
“Aşk, öyle bir denizdir ki,
dibinde inci vardır.
O denize giren,
incisiz çıkmaz.”
Burada anlatılan, tükenmeyen, doyurulamayan bir sevgidir — tıpkı Maslow’un V-sevgisi için söylediği gibi: “Hiçbir zaman tümüyle doyurulamaz, alınan haz sonsuzdur.” Mevlâna’nın aşkı, ilahi olana yönelik de olsa, beşeri ilişkilerde de karşılığını bulur: Anne ile bebek arasındaki saf bağ, bir müzisyenin enstrümanına duyduğu tutku veya bir şairin kelimelere olan bağlılığı…
Nâzım Hikmet’in “Ben sana mecburum” şiiri ise ilk bakışta bir eksiklik duygusunu andırsa da, derinlemesine incelendiğinde V-sevgisinin izlerini taşır:
“Ben sana mecburum,
sen de bana mecbur musun bilmiyorum.
İki hasret çocuğu gibi,
avuçlarımızda dünya…”
Buradaki “mecburiyet” bir eksiklikten değil, bir varoluş paydaşlığından kaynaklanır. Şair, sevdiğine onu tamamlamak için değil, onun varlığıyla kendi varlığını anlamlandırdığı için ihtiyaç duyar. Bu ince ayrım, E-sevgisi ile V-sevgisi arasındaki uçurumu gösterir.
E-Sevgisi: Roman Kahramanlarının Kıskançlığı
E-sevgisi, eksiklikten doğan, bencil, sahiplenici ve tükenebilir bir sevgi türüdür. Birey, kendi içindeki boşluğu sevdiği kişiyle doldurmaya çalışır. Bu yüzden E-sevgisinde her zaman bir kaygı, bir korku ve çoğu zaman da bir kin gizlidir.
Edebiyatın en unutulmaz E-sevgisi örneklerinden biri, Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanında karşımıza çıkar. Emma Bovary, sıradan bir taşra hayatı yaşarken, okuduğu romantik kitapların etkisiyle büyük bir aşkın peşine düşer. Ancak onun sevgisi hiçbir zaman V-sevgisi değildir; o, sevgililerini kendi eksikliklerini giderecek birer araç olarak görür. Rodolphe ile ilişkisinde ondan beklediği heyecan, zenginlik ve kaçıştır. İhtiyaçları karşılanmadığında ise hayal kırıklığı ve nefret baş gösterir. Maslow’un deyişiyle, E-sevgisi “doygunluğa ulaşabilir” Emma’nın tutkusu da tıpkı bunun gibi söner.
Türk edebiyatında ise bu tür sevginin en çarpıcı örneğini Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanında buluruz. Bihter’in Behlül’e duyduğu sevgi, sahiplenici, kıskanç ve benmerkezcidir. Bihter, Behlül’ü olduğu gibi sevmez; onun ilgisini, arzusunu ve teslimiyetini kendi egosunun bir uzantısı olarak görür. Bu sevgi, onu tüketir, çünkü kaynağı eksikliktir.
Şiirde ise Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla”sı, E-sevgisinin özlemini, bitmeyen bir eksiklik duygusunu dile getirir:
“Fahriye Abla, bu şehir, bu şehir,
içimde bir yangın ki tüter…
Senelerdir gözlerim yollarda,
belki bir gün gelirsin diye…”
Burada sevilen kişi, bir tamamlanma aracı olarak beklenir. Şairin içindeki yangın, tam da karşılanmamış bir ihtiyacın ifadesidir. Oysa V-sevgisinde böyle bir yangın değil, aydınlık bir huzur vardır.
İki Sevgi Türünün Karşıtlığı: Şiir ve Romanın Işığında
Maslow’a göre V-sevgisi, ruh sağlığını artırır ve bireyin kendini gerçekleştirmesine olanak tanır. E-sevgisi ise bağımlılık, kıskançlık ve tükenmişlik getirir. Bu karşıtlığı edebiyatın en güzel iki şiiriyle örneklendirebiliriz.
V-sevgisini Can Yücel şöyle tanımlar:
“Sevmek, bir insanı
olduğu gibi görebilmektir.
Eksiklerini, fazlalarını,
yaralarını, sevinçlerini
hep birlikte kucaklamaktır.”
Bu dizeler, Maslow’un V-sevgisi tanımıyla neredeyse birebir örtüşür: koşulsuz kabul, değer verme, değiştirme çabasından arınmış olma.
E-sevgisini ise Özdemir Asaf’ın şu meşhur dörtlüğünde buluruz:
“Seni seviyorum,
çünkü senden başka kimsem yok.
Seni seviyorum,
çünkü sensizlik öldürüyor.”
Burada sevginin temelinde bir eksiklik, bir yalnızlık korkusu ve bir ihtiyaç vardır. Sevgi, bir tercihten çok bir zorunluluktur. Ve maalesef, bu tür sevgi tıpkı Maslow’un belirttiği gibi doyuma ulaşabilir — yani kişi artık yalnız olmadığını hissettiğinde, sevginin yoğunluğu da söner.
Şiirin Öğrettiği Gerçek Sevgi
Edebiyat, insan ruhunun en karmaşık hallerini anlamamız için eşsiz bir rehberdir. Şairler ve yazarlar, yüzyıllardır V-sevgisi ile E-sevgisi arasındaki ince çizgide yürümüş, bazen düşmüş, bazen yükselmişlerdir. Maslow’un teorisi, bize bu yürüyüşün haritasını sunar.
Gerçek ve kalıcı mutluluk, tıpkı Nâzım Hikmet’in “Davet” şiirinde söylediği gibi, V-sevgisinin rehberliğinde mümkündür:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Sevdiğimizi bir ağaç gibi özgür bırakmak, onu bir ormanın parçası olarak görmek; işte V-sevgisi budur. Sahiplenmek değil, korumak; değiştirmek değil, anlamak; tüketmek değil, beslemek…
Umarım her birimiz şiirin aydınlattığı o V-sevgisi yolunda yürümeyi başarırız.
Yorumlar
Kalan Karakter: