Steinbeck'in Cennetin Doğusu'nda sakladığı tek sözcük ve insanlığın en eski sorusu
Steinbeck, 1952'de çıkan Cennetin Doğusu'nu bir nevi vasiyet gibi yazmış. Kitabın önsözünde editörü Pascal Covici'ye şunları söylüyor: "İşte istediğin kutu. Neyim varsa, hemen hepsi içinde, ama yine de dolmadı." O kutunun içinde, evet, bir bütün vadi var, nesiller boyunca akan bir aile tarihi var, savaş, toprak, para ve ihanet var. Ama kutunun gerçek içeriği; Steinbeck'in tüm romanı üzerine inşa ettiği tek bir İbranice sözcük bence: timshel.
Geçen kış, bir arkadaşımın ile sohbet ederken gelmişti aklıma bu sözcük. O, "Ben böyle doğdum, değişemem," diyordu. Doktorlar genetiğinden bahsediyordu, ailesi çocukluğundan, herkes bir sebep sıralıyordu. Ama odanın bir köşesinde duran arkadaşı, sessizce elini tuttu ve "Bugün ne yapacağına sen karar verirsin," dedi. O an, Steinbeck'in o üç harfli kelimesini anlamıştım: timshel. Kimse ona "iyileşeceksin" dememişti, kimse "iyileş" diye buyurmamıştı. Sadece "belki" vardı. Ve o belki, bir umuttan çok daha fazlasıydı; bir sorumluluktu.
Pusudaki Günah
Eski Ahit'in Yaratılış bölümünde, Tanrı; kardeşini öldürmek üzere olan Kain'e; şöyle seslenir: "Ve eğer doğru yapmazsan, günah kapında pusuya yatmıştır; onun arzusu sana yönelik olacak; ama sen ona hükmedebilirsin." Yüzyıllar boyunca bu cümle iki farklı biçimde çevrilmiştir: Kral James İncili "hükmedeceksin" der; yani bir kehanet, kaçınılmaz bir sonuç. Amerikan Standart çevirisi ise "hükmet" der; bir emir, bir zorunluluk. Steinbeck, romanında bu iki çeviri arasındaki derin felsefi uçurumu fark eder ve kahramanlarından biri olan Lee'nin ağzından sorar: Peki ya Yaratılış asıl olarak ne diyor?
"Timshel; belki yenebilirsin bir seçim hakkı tanıyor insana. Bu, dünyanın en önemli sözcüğü bence. Yolun açık olduğunu söylüyor. Her şeyi insanın sırtına yüklüyor."
İşte bu üç harfli ayrım "yeneceksin", "yen", "belki yenebilirsin" bir dilbilgisi meselesi değildir. Bu, insanlığın kaderine ilişkin üç farklı inanç biçimidir. Birincisi deterministtir: sonuç bellidir, insan sadece o sonuca doğru akar. İkincisi ahlakçıdır: iyilik bir görevdir, insanın kaçınamayacağı bir yükümlülük. Ama üçüncüsü timshel bambaşka bir şey söyler: Sen seçebilirsin. Ama belki de seçemezsin. Ve bu "belki" kelimesi, Steinbeck'e göre, insanlığın taşıdığı en ağır ve en şerefli yüktür. Çünkü bu belki, hiçbir garantinin olmadığı o dipsiz kuyudur. Ama aynı zamanda, hiçbir kehanetin de zincirleyemeyeceği tek aralıktır. Belki kazanırsın, belki kaybedersin ama oynama hakkın senden alınamaz. Ve işte bu hak, insanı hayvandan ve melekten ayıran şeydir: ne kader ne görev, sadece o titrek, terli ellerin titreyerek seçtiğin an.
Her nesil kendi Kabil'ini ve Habil'ini yaratır
Romanın iki ailesini düşünün: Trask'lar ve Hamilton'lar. Her nesil kendi Kabil'ini ve Habil'ini yaratır. Adam'ın oğulları Cal ve Aron da bu kaderin içindedir. Cal karanlıkla boğuşur; içinde bir şeylerin yanlış olduğunu bilir, ama bu yanlışlığın üstüne oturmayı mı yoksa onu alt etmeyi mi seçeceğini bilmez. Steinbeck burada bize fısıldar: Kötülük bir kader değil, bir potansiyeldir. Tıpkı iyilik gibi. Ve her ikisi de senin içinde, aynı karanlık sarnıçta filizlenir. O sarnıca bakmaya cesaretin var mı? Fark, seçimde gizlidir. Timshel, hem özgürlüğün hem de sorumluluğun bildirisidir.
Kadim Soru
Steinbeck bu soruyu 1952'de sormuş olabilir; ama sorunun kendisi çok daha eskidir ve bugün de cevabını bulmamış olarak yaşıyor. Her kuşak, kendi Kabil-Habil mitini yeniden sahneliyor. Peki sen, hangi taraftasın? Bireyin iyi ya da kötüye yönelmesi; suçu kendi yapısına, geçmişine, koşullarına mı yoksa iradesine mi yüklemesi gerektiği sorusu, hem mahkemelerde hem aile sofrasında hem de felsefe kürsülerinde hâlâ tartışılıyor. Nörobilim determinizmi savunuyor; kültür ahlaki sorumluluğu dayatıyor; edebiyat ise iki ucun arasında salınıyor. Steinbeck de bir yanıt vermez. Yalnızca o kutsal "belki"yi bırakır ortaya. Ve o belki, tam da şu an senin önünde duruyor.
Hakikate duyulan açlık
Romandaki en etkileyici sahne belki de bu yüzden bir tartışma sahnesidir. Lee, yaşlı Çinli bilgelerle birlikte yıllarca İbranice çalışarak o tek sözcüğün peşine düşer. Düşünsene: doksan yaşını geçmiş adamlar, belki ömürlerinin son deminde, bir başka dilin alfabesini öğreniyorlar. Ne para için ne şöhret. Sadece o üç harfli sözcüğün tam olarak ne dediğini duymak için. İnsanın hakikate duyduğu o çaresiz, asi açlık... Steinbeck burada sofistike bir şey yapıyor: Hakikati evrenselleştiriyor. Kabil ve Habil bir Yahudi-Hristiyan mitolojisinin figürleri değil, insan ruhunun arketiplerine dönüşüyor. Ve yaşlı Çinli bilgeler bu arketipleri sahiplenirken, Steinbeck de seni sahiplenmeye davet ediyor.
Romanın son sayfasında, ölüm döşeğindeki Adam Trask'ın oğlunu bağışlaması beklenir. Oğlu Cal, af dilenir gibi bakar. Herkes bir bağışlanma bekler, bir "Seni affediyorum" cümlesi. Ama Lee, yaşlı Çinli'nin gözleriyle ona fısıldar: "Özgürlüğünü ver ona. İnsanın hayvanlardan üstün tek yanıdır bu." Ve Adam, tüm benliğini bir araya getirerek, dudaklarında bir sızı ya da belki bir gülümsemeyle son sözünü söyler: Timshel. Belki yenebilirsin. Bu, ne bir af ne bir yargıdır. Bu, oğlunun sırtına binlerce yıllık bir yükü bırakmaktır. Ama aynı zamanda, ona dünyadaki en değerli hazineyi sunmaktır: kendi hikâyesini kendi yazma ihtimalini.
İşte bu söz, yalnızca Cal'a söylenmiş değildir. Steinbeck, yüzlerce sayfalık romanını bu tek sözcükle mühürleyerek hepimize seslenir. Kötülüğünü yenebilirsin belki. Ve işte o "belki", seni insan yapan şeydir. Çünkü kesinlik makinelere aittir; seçim ise yalnızca sana.
Timshel seninle
Ve bu sabah kahveni içerken, işe gitmeye karar verirken, birine "özür dilerim" derken ya da susarken timshel seninle. Belki yenebilirsin. Belki de yenemezsin. Ama seçmek, o seçimi yaşamak, işte burada, şimdi, senin ellerinde. Başka hiç kimsede değil.
Not: Yazıma konu olan John Steinbeck'in Cennetin Doğusu (East of Eden, 1952) Türkçeye Derin Çizer ve Ömür Candaş tarafından çevrilmiş, Remzi Kitabevi tarafından yayımlanmıştır.
Yorumlar
Kalan Karakter: