İnsan, dünyaya dokunarak gelir;
ilk bildiği dil temastır.
Sonra büyür, kelimeler öğrenir, cümleler kurar…
Sarılmaya.
Kışın en soğuk sabahlarından biriydi.
Şehir, gri bir suskunluk içindeydi.
Kaldırımlar aceleci ayaklarla dolu, yüzler birbirine yabancıydı.
O sabah herkes bir yerlere yetişiyordu ama kimse kendine varmıyordu.
Adam, durağın kenarında duruyordu.
Omuzları çökmüş, bakışları uzak…
Ne beklediğini bilmiyordu aslında.
Otobüs mü, hayat mı, bir işaret mi?
İçinde bir boşluk vardı; adı konmamış, tarifi yapılmamış.
Tam o sırada yaşlı bir kadın yaklaştı.
Elinde eskimiş bir file, yüzünde yılların çizgisi.
Bir adım attı, sendeledi.
Adam refleksle kolundan tuttu.
Düşmedi kadın.
Ama olan şuydu
Bir an…
Sadece bir an durdu zaman.
“Evladım,” dedi
titrek bir sesle,
“Bugün kimse kimseye dokunmuyor.”
Adam ne diyeceğini bilemedi.
Kadın usulca ona sarıldı.
Ne çok, ne az…
Tam olması gerektiği kadar.
O an adamın göğsünde bir şey çözüldü.
Uzun zamandır kilitli kalan bir kapı açıldı sanki.
Unutulmuş bir çocukluk,
anneden kalan bir sıcaklık,
yarım kalmış bir güven duygusu
sessizce geri geldi.
Sarılmak,
bir yarayı göstermeden iyileştirmektir.
Soru sormadan anlamaktır.
“Buradayım”
demenin en sade hâlidir.
Kadın ayrıldı.
Ne adını sordu, ne adamınkini öğrendi.
Ama adam artık eskisi gibi değildi.
Omuzları biraz daha dikti.
Bakışları biraz daha yakındı hayata.
Çünkü insan bazen
bir cümleyle değil,
bir öğütle değil,
bir kitapla bile değil…
Bir sarılmayla hayatta kalır.
Ve belki de bu yüzden
sarılmak,
“ben”in sert duvarlarını yıkıp
“biz”in sıcak evini kurar.
Bugün Dünya Sarılma Günü.
Kelimeleriniz yetmediğinde
ellerinizi konuşturun.
Çünkü temas,
hakikatin en suskun ama en doğru hâlidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: